Yaşadığım şehirdeki gar, Osmanlı’nın son dönemlerinde yapılmış tarihi bir yapı. Geçtiğimiz aylarda bu yapı aslına uygun olarak restore edildi.
Restorasyon sırasında dıştaki sıvalar kazınıp taş yapı ortaya çıkınca binanın orjinalinde bulunan, şehrin adının Osmanlıca ve Fransızca olarak yazıldığı tabela da gün ışığına çıktı. Müdürlük bunları da aslına uygun olarak muhafaza etti ve gar o şekilde yeniden hizmete açıldı. Bir süre sonra yerel gazete bir haber gördüm. Kemalist çizgide yayın yapan gazete, Osmanlıca ve Fransızca yazılmış tabelayı orada tutanlara şiddetle tepki gösterdiği satırları, KESK’e bağlı bir sendikanın aynı sebeple Gar Müdürlüğünü protesto ettiği haberi ile kolkola veriyordu.
Bu kuru gürültü neticesinde o tabelanın üzeri plastik, Latin harfleri ile yazılmış yeni bir isim tabelası ile kapandı. Tabii mesele diğer yerel gazetelerin gündemine düştüğü için bu kez de çok haklı olarak, “neden geçmişinizden utanıyorsunuz, hem aslına uygun restore edip hem de aslından bir parçayı kapatmak ne oluyor?” gibi bir reaksiyona neden oldu. Ve bu tepki daha ağır bastığı için yeni tabela bir başka yere asıldı ve eski orjinal tabela tekrar açığa çıkartıldı. Halen de duruyor.Bugün bunu hatırlamamın sebebi ise Ali Çolak’tan okuduğum satırlar.
Sultanahmet’te, (yazıdan bir zamanların Cevri Kalfa Mektebi’nin olduğunu öğrendiğim) Türk Edebiyatı Vakfı’nın kitabesinden sözetmiş Çolak.
Bu kitabenin baştan üç satırı eksikmiş. Sebebini şöyle anlatıyor:1927 yılında çıkarılan bir kanunla Osmanlı’dan kalma eserlerin üzerindeki kitabeler bir bir sökülmeye, kırılmaya başlar; saraylar, kışlalar, çeşmeler, dergâhlar hatta kimi mezarlıklardaki mezar taşları bile geçmişin yükünden (!) bir an evvel kurtulmak isteyen yöneticilerin hışmına uğrayarak yok edilir. II. Mahmut’un, Cevri Kalfa’ya vefa borcunun nişanesi olarak hediye ettiği Cevrî Kalfa Mektebi’nin müdürü, “Artık bunlar bize lazım değil” diyerek, o zarif kitabeyi kazıtmaya kalkar. O sırada yoldan geçmekte olan Necmeddin Okyay hoca ile Muallim Cevdet Bey, hemen devrin Müzeler Müdürü Halil Edhem Bey’i durumdan haberdar ederler. Edhem Bey yetişip katliamı durdurur; ama kitabenin baştan üç satırı çoktan kazınmıştır. “Türkiye’nin çoğu yerindeki tarihi binaları süsleyen binlerce Osmanlıca kitabe, ne yazık ki Cevri Kalfa Mektebi’nin kitabesi kadar şanslı değil. İstanbul’da, Bursa’da, Kütahya’da, Söğüt’te, Balıkesir’de, Çorum’da… sayısız eser kırıldı, kazındı, söküldü ve sistemli olarak yok edildi.” diyor Çolak.
Bunun izahı nedir? Tabii ki geçmişle olan bağı kopartmaya çalışmak. Bunu kimler yapar? Geçmişinden korkanlar ve/veya utananlar. Dedelerinin yaşadığı toprakların kültüründen kopmak, o kültürden tümden uzaklaşmaya çalışmak gibi bir travmanın tezahürü bu.
Tanzimat aydınları bir travma içindeydiler, bir çoğu, onları geri bırakanın “İslam ve onun sindiği kültür” olduğuna inanmışlardı. Onların da yoğun biçimde etkilediği İttihatçılar, Osmanlı’nın batmasını hızlandırdılar ama Cumhuriyeti de kurdular. Savaşın ateşinden kurtulmuştuk ama izleyen dönemde bir başka ateşe düşmüştük: “Köksüzlük” ateşi. Yapılmak istenen Kültür devrimi bıçak gibi kesmeye çalıştı geçmişle bağı; ne kadar başarılı olduğu çok tartışılır.
Bolşevik Rusya’nın bile Çarlık dönemine reva görmediği bu muameleyi bizim modernistlerimiz geçmişlerine reva gördüler.İlber Ortaylı bir söyleşide dile getirdiği sözünü sık sık kullanırım: “Redd-i miras yapmakla geçmişten kurtulamazsınız. Babanızı reddetmekle “ata”nızdan kurtulabilir misiniz? Kaşınız benzer, gözünüz benzer, yarın hastalıklarınız benzer, ilah..”
Yüzyılların şekillendirdiği, toplumun en derin katmanlarına kadar işlemiş bir kültürü bıçak gibi kesip atmaya çalışmak nasıl bir akıl tutulması idiyse, o dönemdeki az sayıdaki istisna dışında, aydınların üzerinde hemfikir olduğu bir husustu. Zaten bu “devrim” elit kesim ile sınırlı kaldı, yapaydı, kurgusu bozuktu; şurada genişce işlemiştim. Orada kendisinden alıntı yaptığım Mihri Belli’nin bile gördüğünü görmeyen insanların hala hatırı sayılır miktarda olması insanı düşündürüyor. Baksanıza; 2007 yılındayız adam Osmanlıca tabeladan tiksiniyor.. Halen resmi eğitimdeki bu köksüzleştirme politikası döngüsü kırılamadı. Her ne kadar son yıllarda alternatif kaynaklarla hemhal olmak, bilgiye erişimin ve paylaşımın kolaylaşması ile daha mümkün olsa ve bunun etkisi ile geçmişe dair, resmi eğitimin beyinlere enjekte ettiği çarpıtılmışlıklar bir bir düzeltilse de epeyce bir zaman kaybettiğimiz çok açık.
Doğru olan, redd-i miras gibi olmayacak bir şeye kalkmadan, bizi geride bırakan şeyin ne olduğu üzerine kafa yormak, bir sentez yapmaktı. Değişime ayak uydururken geçmişimizden kopmaya çalışmadan, “Hikmet yitik maldır, nerede bulunursa alınır” prensibi ile hareket ederek, almamız gerekeni alıp, bunu, kendi birikimimizle birlikte bir potada eritmeliydik..Bunlar yapılmadı. Bakın, Zülfü Livaneli bile bir zaman nasıl yazmış: Tam o sırada genç Cumhuriyet’in eline bir altın fırsat geçmişti: Yüzyıllara dayanan İslam ve Doğu kültür birikiminin, Batı uygarlığıyla diyaloga ve karşılıklı etkileşime açılmasıyla dünyanın en ilginç kültür bileşimlerinden birisi ortaya çıkabilirdi. Ama ne yazık ki bu yol tercih edilmedi. Osmanlı devletine son verme anlamına gelen siyasi çaba, kültür alanına da yaygınlaştırıldı ve bu siyasal karar sonucu ülkenin kanı değiştirilir gibi kültürü değiştirildi.Artık ne yazısı vardı, ne müziği, ne geleneği, ne de geçmişi. Bunun yerine yeni değerler sistemi oturtulmaya çalışıldı. Halka Latin alfabesi öğretildi, Alman besteci Paul Hindemith davet edilerek polifonik müzik eğitimi başlatıldı. Dolayısıyla ülkenin aydın kesimi, yüzyıllardır ait olduğu Doğu’dan koptu ama Batı kültürüne de eklemlenemediği için arada kaldı. Kültüre, siyaset penceresinden bakmanın getirdiği bir eksiklikti bu. Bugün Türkiye ne Batıdır, ne Doğu. Ne Akdeniz’dir, ne Kafkasya! Ne Yunan-Latin kültürünü derinlemesine bilir, ne de İslam kültürünü! Okur yazarlarımız; Arapça, Farsça, Latince, Yunanca gibi kök uygarlık dillerinden yoksun olduğu için İbnü’l-Arabi’den, İbni- Rüşd’den, El Gazali’den uzak olduğu kadar, Platon’dan, Sokrates’ten de uzaktır. Referansların bulunmadığı bir ortamda, kelimesi olmayan kavramları yok sayarak yaşayıp gitme çoraklığıdır bu. Köksüzlüğün sonucu, dallardaki çürümeden anlaşılıyor zaten. Bugün laik Türkiye Cumhuriyeti’nden yana olanlar da, kendilerine layık görülen sığlıktan kurtulmak için kültür köklerine sahip çıkmalı. Dedelerinin yazılarını okuyabilmeyi savunmalı ve geçmiş kültürünü anlamaya çalışmalı. Yoksa bu toprakların kültür birikimi; şiiri, felsefesi, geleneği ve ahlâkı ile dar bir siyasi alanın içine hapsedilir ve güncel siyaset için kullanılmasının önüne geçilemez. Kültür, siyasetle sınırlandırılamayacak kadar köklü ve geniş bir konudur. Livaneli’nin ağzına sağlık, insan kimden olursa olsun böyle aklı başında sözleri duyduğunda seviniyor. Ama ben onun kadar ümitsiz değilim. Her ne kadar en başta bahsettiğim gibi akıl fukaraları halen mevcutsa da değişimi görüyorum.Türk Edebiyatı Vakfının kitabesinin acıklı hikayesini aktaran Ali Çolak yazısını şöyle bitrmiş bugün: Abdülhak Hamid Tarhan, “Bir hazineye dönülür gibi bir gün Divan şiirine dönülecektir.” diyordu. Hamid’in kehaneti, yalnız Divan şiiriyle sınırlı kalmadı. Yeni nesiller, şaşırtıcı bir heyecan ve tutkuyla hem eski şiirimize hem de Osmanlıca’ya, hat sanatına, tezhibe, minyatüre ve sanat musikisine döndüler. Gelenek, kazımakla, kırmakla, yasaklamakla yok olmuyor; küllerin altındaki kor gibi duruyor ve muhitini bulduğunda, umulmadık bir yerden filizlenip gürlüyor. Bugün kültür merkezlerinin, yayınevlerinin, vakıfların Osmanlıca kursları dolup taşıyor. Zorlamayla değil, şevkle eski alfabelerini, onun kültür kaynaklarını öğreniyor gençler. Hat, tezhip ve minyatür atölyeleri binlerce öğrenci yetiştiriyor. Klasik Türk müziğini icra eden çok yetenekli genç sanatçılar var ve her geçen gün sayıları artıyor. Her gün yeni bir Türk müziği topluluğunun adını duyuyoruz. 2000′lerin gençleri, kendilerinden hiç beklenmeyecek bir yönelişle köklerini arıyor. Gelenek, küllerini savurup çağıl çağıl kaynıyor ve ışıklarını günümüzün içine düşürüp bugünün ruhuyla bütünleşiyor. Gurbet yılları gerilerde kaldı artık. Geleneğin azap çiçekleri muhitini buldukları her mekanda rengarenk açıyor. Yazık, bir hışımla gelip geçen o zalim yıllarda yitirdiklerimize. O yıllarda kırılan kalplere, savrulan umutlara… Bugünün gençleri, işte o kayıp zamanın peşindeler, bütün telaşları onu telafi etmek için. Onların şevkiyle çile çiçekleri büyüyüp orman olacak. Ümitsiz olmaya gerek yok, tüm bunlar sağlıklı bir değişimin habercisidir; gelenekten geleceğe sağlam bir köprünün..
T. Suat Demren