26 Kasım 2007 Pazartesi

Dedelerinin yazdığını okuyabilen toplum olmak

Çöküşü yüzyıllar sürmüş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun, 20. yüzyıl başında, monarşilerin ortadan kaybolduğu dönemde sona ermesi kaçınılmazdı.
İttihatçılar'ın beceriksiz yönetimi, son perdenin oynanışını belki biraz hızlandırdı ama onlar olmasalardı bile dünya koşulları, nasıl olsa bu devleti ortadan kaldıracaktı.
Çünkü yüzyıllar boyunca hem içerden çürümüş, hem de İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkeler tarafından altı oyulmuştu.
Milliyetçilikler çağında artık o kadar büyük bir coğrafi alanı ve onca değişik dini, kültürü, dili bir arada tutmak imkânı kalmamıştı.
Osmanlı'nın küllerinden doğan yeni devlet ise dönemin şartlarına uygun olarak bir ulus-devlet biçiminde şekilleniyordu.
Çünkü, Fransız Devrimi'nden sonra gelişen ulus bilinci ve "zamanın ruhu" bunu gerektiriyordu.
Ve Cumhuriyet yönetimi, yepyeni, pırıl pırıl, Osmanlı'nın çöküş yüzyılları mirasından arınmış, laik ve Batılı bir ülke olma projesini uygulamaya koydu.
Bu iş her şeyden önce bir kültür devrimi gerektiriyordu.
Zaten Atatürk reformlarının çoğu bir "kültür ihtilali" niteliğindedir. Ömrü cephelerde geçmiş bu yetenekli generalin, özel sohbetlerinde, bir kültür adamı gibi geceler boyu dilden, şiirden kısacası kültürden söz etmesini ancak böyle açıklayabiliriz.
Türkiye bir rejim değil, uygarlık değişimi yaşıyordu.
***
Tam o sırada genç Cumhuriyet'in eline bir altın fırsat geçmişti: Yüzyıllara dayanan İslam ve Doğu kültür birikiminin, Batı uygarlığıyla diyaloga ve karşılıklı etkileşime açılmasıyla dünyanın en ilginç kültür bileşimlerinden birisi ortaya çıkabilirdi.
Ama ne yazık ki bu yol tercih edilmedi.
Osmanlı devletine son verme anlamına gelen siyasi çaba, kültür alanına da yaygınlaştırıldı ve bu siyasal karar sonucu ülkenin kanı değiştirilir gibi kültürü değiştirildi.
Artık ne yazısı vardı, ne müziği, ne geleneği, ne de geçmişi.
Bunun yerine yeni değerler sistemi oturtulmaya çalışıldı.
Halka Latin alfabesi öğretildi, Alman besteci Paul Hindemith davet edilerek polifonik müzik eğitimi başlatıldı.
Dolayısıyla ülkenin aydın kesimi, yüzyıllardır ait olduğu Doğu'dan koptu ama Batı kültürüne de eklemlenemediği için arada kaldı.
Kültüre, siyaset penceresinden bakmanın getirdiği bir eksiklikti bu.
***
Bugün Türkiye ne Batıdır, ne Doğu. Ne Akdeniz'dir, ne Kafkasya!
Ne Yunan-Latin kültürünü derinlemesine bilir, ne de İslam kültürünü!
Okur yazarlarımız; Arapça, Farsça, Latince, Yunanca gibi kök uygarlık dillerinden yoksun olduğu için İbnü'l-Arabi'den, İbni- Rüşd'den, El Gazali'den uzak olduğu kadar, Platon'dan, Sokrates'ten de uzaktır.
Referansların bulunmadığı bir ortamda, kelimesi olmayan kavramları yok sayarak yaşayıp gitme çoraklığıdır bu.
Köksüzlüğün sonucu, dallardaki çürümeden anlaşılıyor zaten.
***
Birkaç gündür yazmakta olduğum kültür konularının, belli siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılabileceğinin farkındayım.
Bu, her zaman olmuştur.
Ama imama kızıp da oruç bozulmaz!
Bugün laik Türkiye Cumhuriyeti'nden yana olanlar da, kendilerine layık görülen sığlıktan kurtulmak için kültür köklerine sahip çıkmalı.
Dedelerinin yazılarını okuyabilmeyi savunmalı ve geçmiş kültürünü anlamaya çalışmalı.
Yoksa bu toprakların kültür birikimi; şiiri, felsefesi, geleneği ve ahlâkı ile dar bir siyasi alanın içine hapsedilir ve güncel siyaset için kullanılmasının önüne geçilemez.
Kültür, siyasetle sınırlandırılamayacak kadar köklü ve geniş bir konudur.

Zülfü Livaneli

Gelenekten Geleceğe

Yaşadığım şehirdeki gar, Osmanlı’nın son dönemlerinde yapılmış tarihi bir yapı. Geçtiğimiz aylarda bu yapı aslına uygun olarak restore edildi.
Restorasyon sırasında dıştaki sıvalar kazınıp taş yapı ortaya çıkınca binanın orjinalinde bulunan, şehrin adının Osmanlıca ve Fransızca olarak yazıldığı tabela da gün ışığına çıktı. Müdürlük bunları da aslına uygun olarak muhafaza etti ve gar o şekilde yeniden hizmete açıldı. Bir süre sonra yerel gazete bir haber gördüm. Kemalist çizgide yayın yapan gazete, Osmanlıca ve Fransızca yazılmış tabelayı orada tutanlara şiddetle tepki gösterdiği satırları, KESK’e bağlı bir sendikanın aynı sebeple Gar Müdürlüğünü protesto ettiği haberi ile kolkola veriyordu.
Bu kuru gürültü neticesinde o tabelanın üzeri plastik, Latin harfleri ile yazılmış yeni bir isim tabelası ile kapandı. Tabii mesele diğer yerel gazetelerin gündemine düştüğü için bu kez de çok haklı olarak, “neden geçmişinizden utanıyorsunuz, hem aslına uygun restore edip hem de aslından bir parçayı kapatmak ne oluyor?” gibi bir reaksiyona neden oldu. Ve bu tepki daha ağır bastığı için yeni tabela bir başka yere asıldı ve eski orjinal tabela tekrar açığa çıkartıldı. Halen de duruyor.Bugün bunu hatırlamamın sebebi ise Ali Çolak’tan okuduğum satırlar.
Sultanahmet’te, (yazıdan bir zamanların Cevri Kalfa Mektebi’nin olduğunu öğrendiğim) Türk Edebiyatı Vakfı’nın kitabesinden sözetmiş Çolak.
Bu kitabenin baştan üç satırı eksikmiş. Sebebini şöyle anlatıyor:1927 yılında çıkarılan bir kanunla Osmanlı’dan kalma eserlerin üzerindeki kitabeler bir bir sökülmeye, kırılmaya başlar; saraylar, kışlalar, çeşmeler, dergâhlar hatta kimi mezarlıklardaki mezar taşları bile geçmişin yükünden (!) bir an evvel kurtulmak isteyen yöneticilerin hışmına uğrayarak yok edilir. II. Mahmut’un, Cevri Kalfa’ya vefa borcunun nişanesi olarak hediye ettiği Cevrî Kalfa Mektebi’nin müdürü, “Artık bunlar bize lazım değil” diyerek, o zarif kitabeyi kazıtmaya kalkar. O sırada yoldan geçmekte olan Necmeddin Okyay hoca ile Muallim Cevdet Bey, hemen devrin Müzeler Müdürü Halil Edhem Bey’i durumdan haberdar ederler. Edhem Bey yetişip katliamı durdurur; ama kitabenin baştan üç satırı çoktan kazınmıştır. “Türkiye’nin çoğu yerindeki tarihi binaları süsleyen binlerce Osmanlıca kitabe, ne yazık ki Cevri Kalfa Mektebi’nin kitabesi kadar şanslı değil. İstanbul’da, Bursa’da, Kütahya’da, Söğüt’te, Balıkesir’de, Çorum’da… sayısız eser kırıldı, kazındı, söküldü ve sistemli olarak yok edildi.” diyor Çolak.
Bunun izahı nedir? Tabii ki geçmişle olan bağı kopartmaya çalışmak. Bunu kimler yapar? Geçmişinden korkanlar ve/veya utananlar. Dedelerinin yaşadığı toprakların kültüründen kopmak, o kültürden tümden uzaklaşmaya çalışmak gibi bir travmanın tezahürü bu.
Tanzimat aydınları bir travma içindeydiler, bir çoğu, onları geri bırakanın “İslam ve onun sindiği kültür” olduğuna inanmışlardı. Onların da yoğun biçimde etkilediği İttihatçılar, Osmanlı’nın batmasını hızlandırdılar ama Cumhuriyeti de kurdular. Savaşın ateşinden kurtulmuştuk ama izleyen dönemde bir başka ateşe düşmüştük: “Köksüzlük” ateşi. Yapılmak istenen Kültür devrimi bıçak gibi kesmeye çalıştı geçmişle bağı; ne kadar başarılı olduğu çok tartışılır.
Bolşevik Rusya’nın bile Çarlık dönemine reva görmediği bu muameleyi bizim modernistlerimiz geçmişlerine reva gördüler.İlber Ortaylı bir söyleşide dile getirdiği sözünü sık sık kullanırım: “Redd-i miras yapmakla geçmişten kurtulamazsınız. Babanızı reddetmekle “ata”nızdan kurtulabilir misiniz? Kaşınız benzer, gözünüz benzer, yarın hastalıklarınız benzer, ilah..”
Yüzyılların şekillendirdiği, toplumun en derin katmanlarına kadar işlemiş bir kültürü bıçak gibi kesip atmaya çalışmak nasıl bir akıl tutulması idiyse, o dönemdeki az sayıdaki istisna dışında, aydınların üzerinde hemfikir olduğu bir husustu. Zaten bu “devrim” elit kesim ile sınırlı kaldı, yapaydı, kurgusu bozuktu; şurada genişce işlemiştim. Orada kendisinden alıntı yaptığım Mihri Belli’nin bile gördüğünü görmeyen insanların hala hatırı sayılır miktarda olması insanı düşündürüyor. Baksanıza; 2007 yılındayız adam Osmanlıca tabeladan tiksiniyor.. Halen resmi eğitimdeki bu köksüzleştirme politikası döngüsü kırılamadı. Her ne kadar son yıllarda alternatif kaynaklarla hemhal olmak, bilgiye erişimin ve paylaşımın kolaylaşması ile daha mümkün olsa ve bunun etkisi ile geçmişe dair, resmi eğitimin beyinlere enjekte ettiği çarpıtılmışlıklar bir bir düzeltilse de epeyce bir zaman kaybettiğimiz çok açık.
Doğru olan, redd-i miras gibi olmayacak bir şeye kalkmadan, bizi geride bırakan şeyin ne olduğu üzerine kafa yormak, bir sentez yapmaktı. Değişime ayak uydururken geçmişimizden kopmaya çalışmadan, “Hikmet yitik maldır, nerede bulunursa alınır” prensibi ile hareket ederek, almamız gerekeni alıp, bunu, kendi birikimimizle birlikte bir potada eritmeliydik..Bunlar yapılmadı. Bakın, Zülfü Livaneli bile bir zaman nasıl yazmış: Tam o sırada genç Cumhuriyet’in eline bir altın fırsat geçmişti: Yüzyıllara dayanan İslam ve Doğu kültür birikiminin, Batı uygarlığıyla diyaloga ve karşılıklı etkileşime açılmasıyla dünyanın en ilginç kültür bileşimlerinden birisi ortaya çıkabilirdi. Ama ne yazık ki bu yol tercih edilmedi. Osmanlı devletine son verme anlamına gelen siyasi çaba, kültür alanına da yaygınlaştırıldı ve bu siyasal karar sonucu ülkenin kanı değiştirilir gibi kültürü değiştirildi.Artık ne yazısı vardı, ne müziği, ne geleneği, ne de geçmişi. Bunun yerine yeni değerler sistemi oturtulmaya çalışıldı. Halka Latin alfabesi öğretildi, Alman besteci Paul Hindemith davet edilerek polifonik müzik eğitimi başlatıldı. Dolayısıyla ülkenin aydın kesimi, yüzyıllardır ait olduğu Doğu’dan koptu ama Batı kültürüne de eklemlenemediği için arada kaldı. Kültüre, siyaset penceresinden bakmanın getirdiği bir eksiklikti bu. Bugün Türkiye ne Batıdır, ne Doğu. Ne Akdeniz’dir, ne Kafkasya! Ne Yunan-Latin kültürünü derinlemesine bilir, ne de İslam kültürünü! Okur yazarlarımız; Arapça, Farsça, Latince, Yunanca gibi kök uygarlık dillerinden yoksun olduğu için İbnü’l-Arabi’den, İbni- Rüşd’den, El Gazali’den uzak olduğu kadar, Platon’dan, Sokrates’ten de uzaktır. Referansların bulunmadığı bir ortamda, kelimesi olmayan kavramları yok sayarak yaşayıp gitme çoraklığıdır bu. Köksüzlüğün sonucu, dallardaki çürümeden anlaşılıyor zaten. Bugün laik Türkiye Cumhuriyeti’nden yana olanlar da, kendilerine layık görülen sığlıktan kurtulmak için kültür köklerine sahip çıkmalı. Dedelerinin yazılarını okuyabilmeyi savunmalı ve geçmiş kültürünü anlamaya çalışmalı. Yoksa bu toprakların kültür birikimi; şiiri, felsefesi, geleneği ve ahlâkı ile dar bir siyasi alanın içine hapsedilir ve güncel siyaset için kullanılmasının önüne geçilemez. Kültür, siyasetle sınırlandırılamayacak kadar köklü ve geniş bir konudur. Livaneli’nin ağzına sağlık, insan kimden olursa olsun böyle aklı başında sözleri duyduğunda seviniyor. Ama ben onun kadar ümitsiz değilim. Her ne kadar en başta bahsettiğim gibi akıl fukaraları halen mevcutsa da değişimi görüyorum.Türk Edebiyatı Vakfının kitabesinin acıklı hikayesini aktaran Ali Çolak yazısını şöyle bitrmiş bugün: Abdülhak Hamid Tarhan, “Bir hazineye dönülür gibi bir gün Divan şiirine dönülecektir.” diyordu. Hamid’in kehaneti, yalnız Divan şiiriyle sınırlı kalmadı. Yeni nesiller, şaşırtıcı bir heyecan ve tutkuyla hem eski şiirimize hem de Osmanlıca’ya, hat sanatına, tezhibe, minyatüre ve sanat musikisine döndüler. Gelenek, kazımakla, kırmakla, yasaklamakla yok olmuyor; küllerin altındaki kor gibi duruyor ve muhitini bulduğunda, umulmadık bir yerden filizlenip gürlüyor. Bugün kültür merkezlerinin, yayınevlerinin, vakıfların Osmanlıca kursları dolup taşıyor. Zorlamayla değil, şevkle eski alfabelerini, onun kültür kaynaklarını öğreniyor gençler. Hat, tezhip ve minyatür atölyeleri binlerce öğrenci yetiştiriyor. Klasik Türk müziğini icra eden çok yetenekli genç sanatçılar var ve her geçen gün sayıları artıyor. Her gün yeni bir Türk müziği topluluğunun adını duyuyoruz. 2000′lerin gençleri, kendilerinden hiç beklenmeyecek bir yönelişle köklerini arıyor. Gelenek, küllerini savurup çağıl çağıl kaynıyor ve ışıklarını günümüzün içine düşürüp bugünün ruhuyla bütünleşiyor. Gurbet yılları gerilerde kaldı artık. Geleneğin azap çiçekleri muhitini buldukları her mekanda rengarenk açıyor. Yazık, bir hışımla gelip geçen o zalim yıllarda yitirdiklerimize. O yıllarda kırılan kalplere, savrulan umutlara… Bugünün gençleri, işte o kayıp zamanın peşindeler, bütün telaşları onu telafi etmek için. Onların şevkiyle çile çiçekleri büyüyüp orman olacak. Ümitsiz olmaya gerek yok, tüm bunlar sağlıklı bir değişimin habercisidir; gelenekten geleceğe sağlam bir köprünün..

T. Suat Demren

24 Kasım 2007 Cumartesi

Öğretmene Verilen Değer

‘’SULTAN MEHMET BENİM, AMA O BENİM HOCAMDIR’’
Yaptığı fetih ile bir çağı kapatıp yeni bir çağ açan Fatih Sultan Mehmet, İstanbul fethi sonrası yanında onu yetiştiren Akşemseddin ile birlikte şehre girince yol boyunca dizilmiş şehir halkı ellerindeki çiçek demetlerini padişaha sunmak için yaklaşır.Beyaz sakalı ve duruşuyla Akşemseddin’i padişah sanan halk, çiçekleri ona sunmaya çalışırken, atını geri çeken Akşemseddin göz ucuyla Fatih Sultan Mehmet’i gösterir.Fatih Sultan Mehmet ise bunun üzerine, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere, ‘’Gidiniz çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o benim hocamdır’’ ifadesiyle hocasına verdiği değerin büyüklüğünü en iyi şekilde gösteriyor.
YAVUZ’UN ATININ ÇAMURU
Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sonrası dönüşünde yanında hocası Anadolu Kazaskeri İbn-i Kemal de bulunmaktadır. Ordu ilerlerken bir ara çamurla kaplı bir sahadan geçilirken İbn-i Kemal’in atının ayağı sürçer ve yerden sıçrayan çamurlar padişahın kaftanını kirletir. Büyük alim İbn-i Kemal, başını önüne eğer ve endişeli gözlerle beklerken padişah ‘’Hocam üzülmeyiniz. Sizin gibi bir alimin atının ayağından sıçrayan çamur bizim için bir ziynettir’’ ifadelerini kullandıktan sonra kaftanını çıkarıp, “Vasiyetimdir, öldüğüm zaman bu kaftanı sandukamın üzerine sersinler” der. Hocasına verdiği değeri gösteren Yavuz’un vasiyeti de yerine getirilir ve çamur sıçrayan kaftan, sandukasına örtülür.

12 Kasım 2007 Pazartesi

YORUMSUZ

Altta okuyacağınız yazı tamamen yorumsuz olarak yayınlanmaktadır.
Yazı sahibinin ismini burda vermiyorum.
Amacımız insanları biraz daha düşündürmek o kadar...
İddialara maruz kalanlanların kızabileceğinide biliyoruz.
Savunma hakları doğduğu için cevap yazma kendi insiyatiflerinde!
Şimdi sizi yazı ile başbaşa bırakayım.

AYDIN DOĞAN GERÇEĞİ ( LÜTFEN SONUNA KADAR OKUYUNUZ)

Kelkitli bir toprak ağasının oğlu olan ve çok genç yaşta İstanbul'da zahirecilik ve ecza deposu sahipliğiyle iş hayatına başlayan Aydın Doğan bugünkü yerine nasıl yükselebildi acaba. Bunun cevapları geçmişte gizlidir. İşin gerçeği, Aydın Doğan'ın arkasındaki esas güç Koç Ailesi'dir.

Vehbi Koç'un rahatlıkla kullanabileceği ve dikkat çekmeden rakiplerine çelme takabileceği bir örtüye ihtiyacı vardı, bunu da kendisinin otomobil bayilerinden birisi olan Doğan'ı önce zengin edip sonra da medya dünyasınasokarak yaptı.
Doğan'ın zengin edilmesi operasyonu, diğer otomobil bayilerine üretimkısıtlı diye günde 3 araba gönderilirken Doğan'ın bayisine günde 300 arabagönderilmesiyle yapıldı. Zaten çok büyük olan araç talebini İstanbul'da tek karşılayabilen bayi haline getirilen Doğan kısa zamanda zenginleşti. Bununardından Milliyet'i o zamanki sahibi Ercüment Karacan'dan almak için teklif yaptı. Bu teklif gazetenin esas gücü Abdi İpekçi ve ekibi tarafından ret edildi. Bunun sebebi Abdi İpekçi' nin Doğan'ın arkasındaki gücün kim olduğunu bilmesi ve bunun peşinden neyin geleceğini tahmin etmesiydi. Abdi İpekçi 'nin direnişi yüzünden akamete uğrayan medyayı ele geçirme planı, İpekçi' nin daha sonra zavallı bir delinin üstlendiği son derece profesyonelce bir suikastla ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşti. Bugüne kadar kendilerini çok solcu görerek İpekçi suikastını "her zamanki şüphelilere" yamayanlar nedense hiçbir zaman bu suikasttan ticari yarar sağlayan odakları göremediler. Ya da görmek istemediler. Doğan'ın, Türkiye'nin bir otomotiv üretim üssü olmasını nasıl engellediğini bilir misiniz peki...

Bundan yıllar önce Japon Mazda firması Türkiye'de bir fabrika açmaya niyetlendi. Bize tam bir tenoloji aktarımı yapacak ve bir süre sonra üretimi tamamen bize bırakacaktı. O dönemde Koçlar tenekeden İtalyan arabalarına kuş isimleri verip bizlere satmakla meşguldü.
Bu proje için Halis Toprak seçildi. Bir Japon heyeti gerekli görüşmeleri yapmak için Türkiye'ye geldi. Bu sırada Doğan'ın ekipleri haberi almış ve Japonların peşine düşmüştü. Türkiye'de Toprak Holding'in Japonlarla fabrika kuracağı haberini hemen Koçlara yetiştirdiler. Sonra bir anda Milliyet gazetesinde Toprak Holding'in bir firması hakkında vergi yolsuzluğu iddiaları başladı ve devlet göreve davet edildi. Piyasaya da birileri Toprağın firmasının zor durumda olduğu haberini yayıyordu. Kısa sürede
panikleyen müşteriler alacaklarını hemen isteyince firma cidden krize girdi ve anında görev başına koşan maliye tarafından el konuldu. Bu olaylardan sonra Toprak Japonlarla ilişkisini kesti ve aynı anda Milliyet'in haberleri de duruverdi. Bizlerde tenekeden yapılma arabalara binmeye devam ettik.
Japonların ikinci bir girişimi de ünlü bir işadamımızın kardeşinin öldürülmesiyle kesilmiştir bilenler bilir.

Sayın Doğan'ın ülkemize ettiği en büyük "hizmetlerden" biri de AKPhükümetini başa getirmesidir. Bunun için Amerika destekli ve birden fazla grubun ortaklaşa hareket ettiği bir komplo kuruldu. Komplonun diğer faaliyetleri sonucu ekonomik kriz yaratılmış, hükümet sallantıya alınmış ve başbakanın sağlık durumu hakkında halk paniğe sevk edilmişti.

Seçim kelimesi kamuoyunun kafasına itinayla yerleştirildi. Fakat suni ekonomik kriz ve ardından gelen Derviş önlemleri sayesinde bu seçimin iktidar partileri için felaket olacağı gün gibi ortadaydı. Biraz daha beklenmesi ve halka olanların tam olarak açıklanıp alınan ekonomik tedbirlerin etkisinin kamuoyuna yansımasının sağlanması gerekiyordu. Bunu bilen hükümet üyeleri normal seçim tarihine kadar beklemeyi uygun gördüler.

Normal şartlarda AKP ve Erdoğan'ın tek başına iktidara gelmesi imkânsızdı ama Amerika'nın Irak işgali ve Kıbrıs gibi meseleler bekleyemezdi.

Amerika ve Avrupa'yla uyumlu bir hükümetin acilen iş başına getirilmesigerekiyordu. Eğer bu sağlanamazsa en azından iktidarın MHP kanadı tasfiye edilmeliydi, çünkü DSP içine malum kişiler zaten sızmıştı ve gerektiği zaman partiyi yönlendirecek güce sahiptiler. Tam bu aşamada Doğan müthiş bir plan kurdu. MHP dışındaki bazı partilerin liderleri ve DSP içindeki kliğin başı
olan Hüsamettin Özkan Almanya'ya gazete tesisi açılışı bahanesiyle çağrıldı.

Plana göre burada MHP'nin dışlanacağı ve siyaseten etkisiz hale getirileceği alternatif bir hükümet kurulacak veya bu toplantının verdiği mesajla MHP seçime zorlanacaktı. MHP'nin bir üçüncü seçeneği yoktu ve her iki seçenekte de sonuçta kaybedecekti.
Hepinizin bildiği gibi bu toplantıdan sonra MHP seçime gitme kararı aldı ve vuruşarak çekilme yolunu seçti.

Seçimlerde Doğan medyası önceden hazırlanmış ps..olojik harekât planıyla AKP dışındaki tüm partileri yıpratarak bugünkü hükümetin yolunu açtı.

Sayın Aydın Doğanın eski "iyiliklerini" anlattıktan sonra gelelim son iyiliğine. Aydın Doğan bu günlerde de Avrupa Birliğiyle ortak olarak Kıbrıs, Amerika ve İsrail'le birlikte de Güneydoğu Anadolu projesi üzerinde çalışıyor. Bu operasyonlar la ilgili olarak Doğan Vakfı kullanılmakta. Doğan Vakfı bu iş için Amerika washington'da "Hasna" isimli bir dernek kurdu. Bu derneğin Internet adresi www.hasna.org. Bu derneğin başında Nevzer Gülümser Stacey adında karışık bir = şahsiyet bulunuyor. Derneğin ilk amacı Kıbrıs'ta Avrupa Birliği politikasına uygun bir şekilde iki kesimli ve Rum hakimiyetine dayalı bir devlet kurmak. Bu amaçla her ay onlarca Kıbrıs Türkü gazeteci ve yazar Amerika'ya gönderilerek burada yağlı ballı geziler ve Rum tezlerini anlatan kurslara tabii tutuluyorlar. Derneğin çıkardığı "Hasna Journal" isimli gazete de her sayısında Denktaş ve Kıbrıslı Türk milliyetçileri aleyhine türlü karalama ve küfür kampanyaları düzenliyor.

Hasna'nın diğer bir ilgi alanı da GAP bölgesi. Burada sulama projeleri kapsamında İsrail'le işbirliği içinde Kibutzlar açılması ve bölge halkının kendi kendini yönetmesi kapsamlı çalışmaları var. Doğan Vakfı'nın destek olarak avuç dolusu para verdiği bir diğer dernek de Technology for Peace (Barış için teknoloji) kuruluşu. Internet adresi www.tech4peace.org olan bu kurumun başında nöroloji doktoru Yannis Lauris isimli Rum istihbaratıyla ilişkili bir Rum bulunmakta.

Sayın Doğan'ın vakıf ve hayır faaliyeti adına giriştiği işler ne kadar ilginç değil mi? Sayın Doğan'ın ülkemize "geçmişte" yaptığı iyilikler için 1999 senesinde Devlet üstün hizmet madalyası aldığını göz önüne alırsak. Bu son faaliyetleri içinde Avrupa'dan "Legion de Honeur" ve Amerika'dan "Medal of Freedom" alacağını da tahmin edebiliriz.

Keyifleri biraz bozduysam kusura bakmayın.


8 Kasım 2007 Perşembe

Bakma!Gör!

Biz etrafındaki güzelliklere bak diye büyütüldük,yanılgıya düşürüldük..

Gözlerinle ne güzel bakıyorsun dediler,uyutulduk..

Bakarak anlayacağımızı söylediler,anlayamadık..

Gözlerimizle görebileceğimizi bir an olsun söylemediler,aldatıldık..

Uyuttular,uyuttukça gösterdiler,gösterdikçe uyuttular..



Muhammet Taşlı

31 Ekim 2007 Çarşamba

Şükretmek..

Şükretmek için, insan olduğumuzun farkında olmak lazım evvela... Kuşlar şükrediyor mu? Kuş, dala konar, istediği meyveden istediği kadar yer; uçar gider... Müslüman'a kuş gibi hareket etmek yakışmaz. Meyveyi yerken meyveleri yaratanı, o meyveleri bize ikram edeni, yeryüzünü bir sofra gibi önümüze kuranı, midemizi yaratanın, midemizin ihtiyaçlarını da yarattığını düşünüp, şükretmek Müslüman'a yakışan bir haldir. Kuşun beyni, nimetlerin kıymetini anlamaz. Allah insana öyle bir beyin vermiş ki, nimetlere bakar, nimeti vereni anlar. Anlamaması nankörlüktür.

Üstad Bediüzzaman diyor ki: "Âlem-i İslam aç iken, telezzüz haramdır." Öbür tarafta Müslümanlar açlıktan kıvranırken, lezzet peşinde koşmak haramdır. Şükretmek, Allah'tan yenisini istemektir. "Allah'ım bu nimet çok güzel, yine ver" demektir.

30 Ekim 2007 Salı

Bu Zamanın Tahlili..

Bu zaman günahların serbest bırakılıp sevaplara engel konulduğu zamandır.
Bu zamanda felsefe dinin önüne geçti. Yani insan fikri, ayetlerin önüne geçti. Felsefe ateizme alet oldu...


Bu zaman aslanı kediye boğdurmak zamanıdır. İş sahibi bayanları bir toplantıya davet ediyorlar. Orada mini etekli bir hanım kapıya dikilmiş, başörtülü bir hanıma "Siz giremezsiniz!" diyor. Bu, aslanın kediye mağlup olmasıdır.

Bu zamanda Kur'an okuyanları, hiçbir kıymeti olmayan yabancı kuvvetler mağlup edebiliyor.
Bu zamanda ilerici, çağdaş olmanın tek şartı haramlara dalmak sayıldı.
Bu zamanda uydurulan din, indirilen dinin önüne geçti.


Basın yayın milletin beynidir. Çok satılsın diye müstehcen (açık, saçık, edepsizce) neşriyat yapanlar basın-yayının lideri oldu. Bu zamanda milletin beyni müstehcen oldu.
Televizyon, internet Amerikalının yatak odasını getirip Müslüman'ın evine soktu. Gençler basın yayına aldanarak gördüklerini taklit etmeye başladılar.


Bu zamanda bir İslam ülkesiyle bir Avrupa şehri birbirine o kadar benzedi ki, yollar aynı, arabalar aynı, kıyafet aynı, yaşam şekli aynı. İstanbul'da yerli turistlerle yabancı turistler seçilemez oldu.

Bu zamanda teselli meyhanelerde aranıyor. Şans, kumarhanelerde deneniyor.
Hürmet, merhamet çekilmiş. Yaşlılar ağlıyor, gençler oynuyor.
Bu zamanda aile bağları çürüdü. Eşler birbiriyle ne kadar uyumlu? Uyumlu iseler, dış tesirlere karşı ne kadar dayanıklı?


Herkes kurtuluşun çaresini arıyor, çünkü büyük bir yıkıntı vardır. Sosyalizmde kapitalizmde aramalar oldu. Ne yazık ki, Osmanlı Devleti iyi bir örnek olmadı. İnsanlar şaşkın bu zamanda...

29 Ekim 2007 Pazartesi

Zenginlik.

İnsanlar zenginliklerini kendi kabiliyetlerinden zanneder. Halbuki fakirler akılsız değildir. Nice akıllı insanlar vardır ki çeşitli sebeplerle fakir olmuştur. Öyleyse zenginlik iki yönde gelir. Biri Allah'ın verdiği akılla zengin olmak, diğeri Allah'ın lütfu inayetiyle zengin olmak. Dikkat edilirse her iki hal de Allah'tandır. Allah'ın bize verdiği maldan Allah yolunda harcamak da Allah için yapılacak en güzel işlerdendir. Ne kadar zengin olursak olalım, görüyoruz ki onlar, bizim elimizde kalmıyor. Hep bizden çıkıp gidiyor.

Çağdaşlaşma dediğin nedir?

Bu çağdaşlaşma kadar rezil, âdi ve katil bir kelime yoktur. Bu çağ neden Avrupa’nın çağı olsun? 1976 senesi Türklerin, Hintlilerin, Patagonyalıların, Fransızların, İngilizlerin birlikte yaşadıkları tarihtir. Bu tarihte çağ içi, çağ dışı nasıl olabilir? Yani çağ bir daire midir ki, bir kısım insanlar bunun içinde, bir kısmı da dışında yaşasın? Bu korkunç bir şey. Biz çağdaşlaşmayı kabul ettiğimiz andan itibaren biçâreliğimizi, elimizin kolumuzun bağlı olduğunu, efendimizin Avrupa olduğunu kabul etmiş oluyoruz.Çağdaşlaşma diye bir şey yok. Herkes çağdaştır. Yalnız bu çağda endüstrileşmiş ülkeler var, endüstrileşmemiş ülkeler var. Zengin ülkeler var, fakir ülkeler var. Bunun çağla alakası yok. Belli bir tarihin sırtımıza yüklediği mirastır. İyi tarafları var, kötü tarafları var.
Çağdaşlık nedir? Atom bombası mı, fuhuş mu, rezillik mi, kapitalizm mi, sosyalizm mi? Çağın imtiyazı olan ve [ayırd edici] vasfını teşkil eden ne var? Sadece endüstrileşmek! Bazı ülkeler endüstrileşmişler, bazıları endüstrileşmemişlerdir. Binaenaleyh çağdaşlaşma tabiri sefil, zavallı ve âdi bir tabirdir ki, bizim komprador burjuvazi ve gecekondu aydınları tarafından bir afyon gibi damarımıza zerk edilmiştir.
Korkunç bir yalan bu. Hepimiz istesek de istemesek de çağdaşız. Aynı çağda yaşayan bu insanlar arasında bir kısmı endüstrilerini halletmiş ülkeler değildir. Sadece birtakım oyuncakları var ve zenginler. Yani bir insanın fakir olması, değersiz olduğunu nasıl ifade etmezse, bir milletin de fakir kalması, değersiz olduğunu ifade etmez. Hele çağın dışına katiyyen çıkarmaz. Sanki bu çağın bütün haysiyeti şerefi Avrupaya’ya aittir de, Avrupa’ya benzemediğimiz için biz çağın dışına çıktık. benim kanaatimce birçok bakımlardan Avrupa çağ dışıdır. Avrupa insanı bencilliği, katilliği istismar zihniyetiyle hem çağ dışı hem de insanlık dışıdır. Batılılaşma mefhumu vardır, kabul ederim. Çünkü hudutları bellidir. Hristiyanlaşmaktır yani. İsterseniz Hristiyanlaşın. Fakat çağdaşlaşma ne oluyor?
Tarihçilerimizin büyük hamakati var. Orta Çağ! Orta Çağ! Batı Orta Çağı yaşarken biz tarihimizin en şevketli zamanlarını yaşıyorduk. Hem nedir, bu namütenahi zamanı balta ile keser gibi çağlara ayırmak? Bu tasnifler çok çocukça ve Batlamyusvârîdir. Haddizatında çağdaşlaşma kelimesi Avrupa’da hiç kullanılmadı. Bunu bizim tatlısu Frenkleri uydurdu. Avrupa çağdaşlaşma değil modernleşme diyor. Çağdaşlaşma mefhumu dünyanın hiçbir dilinde yoktur bizden başka, Biz çağdaşlaşma diye kendimizi idama mahkum ediyoruz.

25 Ekim 2007 Perşembe

Ne Okumalı?

Dört aşamalı alternatif bir okuma programı


Rahmetli İsmail R. Faruki "Bilginin İslamileştirilmesi" çerçevesinde bir "eğitim programı" geliştirmişti. Malezya'nın önemli mütefekkirlerinden Nakip el Attas, İslam dünyasının ayağa kalkmasını sağlayacak ana faaliyetin "edep" merkezli "eğitim" olduğunu düşünüyor ve büyük emek harcayarak hazırladığı programını uygulama şansı bulabiliyor. Bu konu 20. yüzyılın en önemli sorunuydu. Rahmetli Şeraiti, bununla ilgili olarak "Ne yapmalı?" diye sormuştu.

Evet, bu soru önemli. Hepimiz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ama belli ki bir şeyler aksıyor ve bunun sebeplerinden biri çoğu zaman "bilmeden yapmamız"dan kaynaklanıyor. "Bilmek" için "okumak" lazım. Okuyarak bildiklerimiz bizim yapıp-ettiklerimize ışık tutar, bize sağlam bir arka plan sağlar. Bunun için yapmayı bırakmak gerekmez, çünkü okuyup öğrenmenin süresi ve sınırı yoktur, belki okumaya paralel olarak yapmaya devam etmesini öğrenmeliyiz. Bu yüzden "Ne yapmalıyız?" sorusuna "Ne okumalıyız" sorusunu da ekleyip ikisine cevap aramalıyız. Belki de iki sorunun cevabı aynıdır.

Okumanın özel bir zamanı, zemini ve yaşı yoktur. Biz Müslümanlar okuma faaliyetini sadece daha çok ve gösterişli bilgilere sahip olmak için yapmayız. Kur'an-ı Kerim bilgi sahibi olmayı, ilim öğrenmeyi insanoğlunun en önemli ve değerli faaliyetleri arasında sayar. Hatta herkesin sıkça tekrar etmekten gurur duyduğu gibi Peygamber Efendimiz (s.a)'e gelen ilk vahiy 'oku' emri olmuştur. Yine Allah'ın Resulü (s.a.)'nden rivayet edilen bir hadise göre "İlim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadın üzerinde farzdır" ve bu farz "beşikten mezara kadar" devam etmektedir. Demek ki bizim dinimizde okumak herhangi sıradan bir iş veya yapılsa da yapılmasa da olur cinsinden ihtiyari bir amel değil, Müslüman olmanın en önemli faaliyetlerinden biridir. İdeal olan, bir hocanın halkasına katılıp okumaktır (Hoca merkezli öğretim ve ilim tahsili); buna imkan yoksa kitap okumak, ilim öğrenmenin yollarından biridir (Kitap merkezli öğretim ve ilim tahsili). Bizler ilim, irfan ve tefekkür sahibi olmak için okuruz. Çünkü yine Kur'an'da belirtildiği gibi "Allah'tan en çok korkanlar (bilgi sahibi) âlimlerdir". Bu okuma programı "ekip merkezli" bir özelliğe sahiptir.

İlim öğrenmenin çok çeşitli yolları var. Geçmişte okuma yanında sohbet etmek, ilim meclislerine katılmak ilim öğrenmenin önemli yollarından biriydi. Zamanla ferdi okuma ve sohbete katılma dışında yeni usuller gelişti ve bir bakıma ferdi okuma ve sohbet geleneğini zayıflattı. Çağımızda bilhassa gelişmekte olan kitle iletişim araçları sürekli olarak bilgi, kültür ve haber aktarımında bulunmaktadırlar. Tabii ki söz konusu araçların ya da daha yaygın kullanımıyla medya ve internetin aktardığı bilgi kültür ve haberlerin ne ölçüde doğru, gerçek ve yararlı bilgiler olduğu konusunda birçok insan gibi şahsen benimde şüphelerim var.

Medyanın yanı sıra en önemli bilgi aktarıcısı durumunda olan üniversiteleri zikretmek gerekir. Üniversiteler modern zamanda resmi ve kurumsal düzeyde tek mümkün ve meşru bilgi aktarıcısı olarak görülürler. Elbette üniversitelerde görece de olsa hiç yararlı bilgiler üretilmiyor değil, kesin olarak ve bütünüyle böyle bir iddia da bulunmak çok zor. Ancak bu bilginin niteliği her zaman tartışma konusudur ve hiç kimse üniversitelerde üretilen bilginin tek mümkün doğru ve meşru bilgi türü olduğu iddiasında bulunamaz.

Bu durum, yaygın eğitim ve bilgilendirmeyi üstlenmiş bulunun medya, internet ile örgün eğitim ve bilgi aktarımını üstlenmiş bulunan okul ve üniversite sistemine ilişkin bir takım şüphelerin oluşmasına yol açmış bulunmaktadır. Nitekim bu şüpheler dolayısıyladır ki son zamanlarda gerek Batı'da gerekse dünyanın başka bölgelerinde insanlar farklı, daha doğrusu 'alternatif' diyebileceğimiz bir takım "okuma programları"na yönelmeye başlamışlardır. Alternatif okuma programlarından maksat ister resmi ister sivil düzeyde faaliyet gösteriyor olsun, yaygın ve örgün eğitim kurumlarının veremediği, kimi zaman vermek istemediği bilgilere ulaşmak bu sayede içinde yaşamakta olduğumuz verili sistemi daha farklı bir perspektiften hareketle eleştirebilmektir.

Şunu da belirtmekte yarar var: bu türden teşebbüs ve taleplerin iktidar sorunuyla yakın bir ilgisi var. Çünkü Aristo'dan bu yana bilgi bir güç olarak tanımlanmış ve bu güç daima iktidarların denetiminde olma gibi bir özellik arzetmiştir. Birçok şeyi köklü bir değişime uğratmakla beraber modernlik bilginin bu klasik tanımını muhafaza etti ve bilgiyi güç kullanımında geçerli bir araç şeklinde kullandı.

Şu halde modern manada bilgi konusuna baktığımızda şu iki önemli noktanın farkında olmamızda yarar var: Biri bilginin iktidarı ayakta tutan ve devam ettiren bir güç olması, diğeri bilginin niteliği. Her iki durumda da bizim bugünkü bilgiye bazı itirazlarımız var. Bundan dolayı biz Müslümanların farklı bir bilgi tanımını yapmamız ve bunun yanında farklı bir bilgilenme şeklini geliştirmemiz gerekir ki, ben bu konuyu "Bilgi Neyi Bilmektir? (Yeni Akademi Y., İst., 4. Bsm.) adlı çalışmamda uzun uzadıya ele almaya çalıştım..

Bu arada çok yanlış bir kanıyı tashih etmek gayesiyle şu noktanın da altını çizmek gerekir:

Modern dünya geniş ölçüde yukarıda işaret ettiğimiz bilgi türünün kullanımına dayanır. Bu bağlamda ürettiği, dönüştürdüğü ve hatta karşı olduğu bilgiye de kayıtsız değildir elbette. Bu açıdan modern dünya başka bilgi türleri yanında en çok İslam dini ve İslam dünyası ile yakından ilgilidir. Bugün Batı dünyasının finanse ettiği çok sayıda araştırma kurumu vakıf, merkez ve enstitü var. Bunlar harıl harıl İslamiyet, İslam dünyasında sürüp gitmekte olan sosyo-politik ve kültürel gelişmeler ile İslami hareketler üzerinde araştırma yapmaktadırlar. Ancak söz konusu araştırmaları yakından izleyenlerin de tespit ettiği gibi, bu araştırmalar bir yandan taraflı ve tanımlayıcı bir perspektiften hareket ediyorlar, öte yandan bunun bir sonucu olarak son derece selektif davranıyorlar. Selektif davranmaları işlerine gelmeyen bilgileri ayıklamanın bilgi aktarıcısı durumundaki araçların kapsamına almanın bir gereğidir. Çünkü doğru ve 'tarafsız' bilgi, bilginin iktidarla ilişkisini ters düz edebilir ve çoğu zaman da ters düz etmektedir.

Bütün bu anlatılanlardan bizlerin doğru ve gerçekten bilgilendirici, kısaca "alternatif bir okuma programı"na ihtiyacımız olduğu sorunu ortaya çıkıyor.

Bizim önerdiğimiz alternatif okuma programının bazı özellikleri var. Bu okuma programını izleyebilmek için aslında formel bir eğitim görmüş olmak gerekmez. Duruma göre okuduğunu anlayan bir ilköğretim mezunu da bu programı izleyebilir. Bu konuda en önemli amil belli bir zihinsel kapasiteye sahip olan insanların 'istekli' ve 'sabırlı' olmaları hususudur. Gündelik ve kısa vadeli kazançlar peşinde olan insanların bu okuma programından istihsal edecekleri fayda son derece sınırlı olur ve esasında programı sonuna kadar götürebilecek sabrı, tahammülü göstermeleri zordur.

Programdan ilk amaçlanan fayda, ömrümüz boyunca sürecek fikri hayatımıza sağlıklı ve kalıcı bir alt-yapı zemini oluşturmak; bir kurum olarak üniversitenin dışında zihni özgürleştirici bilgi ve tefekkür formasyona sahip olmanın mümkün yollarını bulmaktır. Malum olduğu üzere çoğu bilgilerimiz parça pörçük, eksik ve düzensizdir. Bizi bilgilendiren araçlar ve kurumlar bazen bunun özellikle böyle olmasını istemektedirler. Bu durumda insan bilgi sahibi olduğunu düşünür gerçekte ise sahip olduğu şeyler sağdan soldan devşirilmiş kulaktan dolma malumat yığınıdır. İnternet ortamı malumat doludur, ama bilinç ve bilgelikten yoksundur. İhtiyacımız olan şey, bilgi, bilinç ve bilgeliktir. Bunun için de öncelikle sağlam bir arka plana, güvenilir bir bilgi zeminine ihtiyacımız var.

Bir başka husus, söz konusu bilgi zemininin tek taraflı olmaması gerekir. Çünkü bu da insanın çok yönlü olması gereken bilgilenme faaliyetini zedelemekte, bunun sonucunda yaşadığı gerçekliği eksik tanımasına yol açmaktadır.

Bu açıdan uzun bir zamana yayılması ve sınırlı sayıda insanların katılımıyla gerçekleştirilecek bu program esas olarak dört ana bölümden oluşmaktadır.

1. İslam
2. Batı
3. Modern Dünya
4. Modern İslam

Okuma programına aldığımız kitaplar söz konusu alanlarla ilgili temel bilgileri vermeye matuftur. Bundan dolayı konuyla ilgili çok sayıda değerli çalışma olmasına rağmen bizce maksadın hasıl olmasına yarayacak iki, üç veya biraz daha fazla sayıda kitap önerilmiştir. Amaç programı izleyen taliplinin kendi başına bir ilim sahasını temsil eden konumun temel kavramlarını, genel çerçevesini zihninde belirginleştirmek, onda kalıcı bir kültür oluşmasını sağlamaktır. Elbette insan her okuduğu kitabı tam olarak ve ömür boyu hatırlayamaz, ancak aradan uzun bir zaman geçse ve hatta unuttuğuna kanaat getirse dahi gerektiğinde hafızasında depolanan bilgiler hini hacette ekrana gelir. Bir çağrışım, bir tartışma veya herhangi bir hatırlatma (tezekkür), zamanında depolanmış bilgilerin zihninde uyanmasına vesile teşkil ederler. Ayrıca belirtmekte yarar var:

Bu okuma programında yer alan kitaplar dikkatle ve bir kere okunmakla yetinilmesine rağmen, Kur'an okumanın zamanı yoktur. Her gün asgari üç dört sayfa Kur'an okunması, eğer Arapça'sından okunabiliyorsa mealiyle birlikte, eğer Arapça okunamıyorsa, sadece mealiyle yetinerek okunması gerekmektedir. Bu da üzerinde tefekkür edilmeden bir okuma değil, tam aksine yavaş ve çok yönlü düşünmek içinde yaşadığımız hayatla zihnen uğraştığımız konularla bağını kurmayı esas olan bir okuma olması gerekmektedir.

Bizim Kur'an'la öylesine sık, yoğun ve doğrudan bir temasımız olmalı ki, her durumda ve kiminle olursa olsun konuştuğumuz, tartıştığımız, şahit veya muttali olduğumuz herhangi bir konuyla ilgili ayetler hemen aklımıza geliversin. Bunun bizde sürekli işleyen bir meleke haline gelmesi lazım. Bir bakıma buna Kur'an'ı ruhen ve zihnen içselleştirmemiz çabası diyebiliriz. Dolayısıyla programa katılmak isteyen hiçbir taliplinin Kur'an'ı birkaç defa okumak suretiyle bu kitaba tam olarak muttali olabileceği düşüncesinde olmaması önemlidir. Okuma programımız giriştikçe literatür değişebilir, ama Kur'an okuma hayatımızın sonuna kadar sürer.

Bu türden bir okuma programı gerçekleştirmek özel veya formel zamanlara ihtiyaç yoktur. Meslek sahibi esnaf, devlet dairesinde çalışan bir memur, evinde çocuk büyüten bir ev hanımı, okulda okuyan bir öğrenci bu programı izleme imkanına sahiptir. Tabii ki belli bir zaman ayırmak gerekecek. Fakat bu zamanın resmi, özel ve törensel kuralların işlediği herhangi bir mekanda geçmesi gerekmez. Kimi zaman televizyon seyretmeye ayırdığımız bir zamanı buna ayırabiliriz. İş arasında bir dinlenme vakti, akşam saatleri, gece veya sabah namazından sonra herhangi uygun bir zaman. Bu zamanı taliplinin kendisi tayin ve tespit eder. Şu var ki program küçük bir ekibin (ideal olan 5-10 kişi arası sayıda kişi) eşliğinde olması gerektiğinden herhangi bir kitap için ayrılmış zamanda bitirilmesi gerekir.

Okuma programının bir ekibin eşliğinde yürütülmesinin şu faydası var: bilindiği üzere okuma hatta çok okumak yetmez. İnsanın okuduklarını benzer frekanslara sahip insanlarla tartışması gerekir. Çünkü karşılıklı tartışma -biz buna müzakere, alışveriş ve zihni yardımlaşma diyebiliriz- zihni açar, anlaşılmayan noktaları vuzuha kavuşturur, bilgi düzeyinin gelişmesine ve sahip olunan malumatın tefekküre konu olmasına hizmet eder. Bugün tefekkür etmeden bir yığın malumata sahip olan çok sayıda insan var, bunlar sadece aktarıcı veya bir başka deyimle nakledicidirler. Bizim aktarıcı olmanın ötesinde doğru bilgilere dayalı tefekkür sahibi, zihnen üretici insanlara ihtiyacımız var. Bu açıdan herhangi bir alanla ilgili bir kitabı, mesela fıkıh usulü ile ilgili bir eseri okuma işini bitiren ekibin belli bir periyotta bir araya gelip herkesçe okunan kitabı kendi aralarında müzakere etmeleri gerekir. Bir alan veya bir ilim dalıyla ilgili kitapların okuma işini bitirdikten sonra da o konuda uzman bir insanın davet edilip ya da ziyaret edilip daha kapsamlı bir müzakere yapılması gerekmektedir. Amaç okunan şeylerin zihinde iyice yer etmesini sağlamak, okuma esnasında ve sonrasında doğan fikirlerin bir sağlamasını yapmaktır.

İlk okuma programını idealde bir senede bitirmek mümkün. Süreyi uzatmak veya kısaltmak mümkün, gözetilmesi gereken hedef, okunan şeyin sindirilmesi, zihne mal edilmesi olmalıdır. Ancak her halükarda bir seneden az bir zaman olmamalıdır.

Şunu da ekleyelim: Gerek program sıralaması, gerekse aynı programda yer alan literatürün sıralaması önemlidir. Bunun keyfi olarak değiştirilmesi maksadın hasıl olmasını geciktirebilir veya tümden ortadan kaldırabilir.

Dört okuma programını tamamlayan bir insanın bu sefer kendisinin yeni bir ekip ( 5 veya 10 kişilik) kurum başlatması ve okuma sürecinin başarıyla tamamlanması için gözetleme görevini üstlenmesi yararlıdır. Bu alternatif bir eğitim programına başlangıçta 5, sonra 25, sonra 125, sonra 625, sonra 3025, sonra, 15625 ve ilanihaye kişinin katılması bu tarz bir eğitimin dalga dalga bütün ülkeye yayılması demektir. Bu sivil, seyyal ve yayılma kabiliyeti yüksek alternatif bir okul modeli olur. Bizim insan hayatının bütün alanlarını zaptetme amacında olan sıkı markaj kurumların determinasyonuna karşı bu türden alternatif modellere ihtiyacımız var.

Son olarak şunu belirtmekte yarar var: Bu okuma programını izlerken, kişilerin zevklerine ve özel ilgi alanlarına bağlı olarak başka kitap dergi ve gazete de okunur. Zaman ve imkânlar nispetinde yeni çıkan güzel kitapları aylık veya üç aylık yayınlanan önemli dergileri izlemekte fayda var. Ancak bir nokta çok önemlidir: Program dışı okumada seçici olmak gerekir. Nasıl abur cubur yemek mideyi fesada uğratırsa, abur cubur şeyler okumak da beyni fesada uğratır. Çaba bizden, başarı Allah'tandır.






l. Okuma Programı: İSLAM


A. Kur'an-ı Kerim
1) Muhammed Hamidullah, Kur'an-ı Kerim Tarihi (Çev. A.Aziz Hatip-Mahmut Kanık)
2) Ebu'l-A'la Mevdudi, Kur'an-ı Nasıl Anlayalım? (Çev: Bekir Karlığa)
3) Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, (Hazr. Ali Bulaç)
B) Siyer

1. Martin Lings, Hz. Muhammed'in Hayatı (Çevr. Nazife Şişman)
2. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi (Çev. Mehmet Yazgan.)

C) Tarih

1. Filibeli Ahmet Hilmi Efendi, İslam Tarihi
2. Ali Mazaheri, Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları (Çev. Bahriye Üçok.)
3. Ebulfazl İzzeti, İslam'ın Yayılış Tarihine Giriş, (Çev. Cahit Koytak.)

D) Dinler Tarihi

1. Ekrem Sağıroğlu, Başlangıcından Günümüze Kadar Dinler Tarihi
2. Prof. Dr. Annamarie Schimmel, Dinler Tarihine Giriş (Editör: Recep Kibar.)
3. Ömer Rıza Doğrul, Dinler Tarihi

E) Mezhepler Tarihi

1. Muhammed Ebu Zehra, Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, (Çev: Sibgatullah Kaya.)
2. Suphi es-Salih, İslam Mezhepleri ve Müesseleri Tarihi, (Çev: İbrahim Sarmış)


F) Peygamberler Tarihi

1) Abdullah Aydemir, İslami Kaynaklara Göre Peygamberler

G) Tefsir

1. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü
2. Suphi es-Salih, Kur'an İlimleri, (Çev: M.Said Şimşek)
3. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyat
.


H) Hadis

1. Suphi es-Salih, Hadis İlimleri ve Istılahları
2. Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması (Çev: Muharrem Tan)
3. Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler
.
l) Fıkıh/İslam Hukuku

1. Abdulvahhab Hallaf, İslam Hukuk Felsefesi (İlmu Usuli'l-Fıkh) (Çev ve Notlar Ekleyen. Doç. Dr. Hüseyin Atay) veya Vehbe Zuheyle, Usul-ü Fıkıh
2. Hayreddin Karaman, İslam Hukuku Tarihi
3. Hayreddin Karaman, İslam Hukukunda İctihad
4. Mehmed Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi
5. Muhammed Reşid Rıza, Mezheplerin Birleştirilmesi

J) Kelam

1. Prof. Dr. Şerafeddin Gölcük-Doç.Dr. Süleyman Toprak, Kelam
2. Süleyman Uludağ, İslam Düşünce Yapısı
3. Montogomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri (Çev. E. Ruhi Fığlalı.)

K) İslam Felsefesi ve İslam Düşüncesi

1. Henry Corben, İslam Felsefesi Tarihi (Çev: 1.Cilt:Hüseyin Hatemi- 2. Cilt: Prof. Ahmet Arslan.)
2. Ali Bulaç, İslam Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahy-Akıl İlişkisi (4. Bsm.)



L)Tasavvuf

1. Prof. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi
2. Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf ve Tarikatlar
3. Prof. Dr. Abdülhak Ensari, Şeriat ve Tasavvuf (Çev. Yusuf Yazar.)


M) İslam ve Siyaset
1) Prof. Harun Han Şirvani, İslam'da Siyasi Düşünce ve İdare (Mütercim: Kemal Kuşçu.)
2) Dr. Nevin A. Mustafa, İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet (Çev. Vecdi Akyüz.)
3) Hamit İnayet, Çağdaş İslami Siyasi Düşünce (Çev. Yusuf Ziya.)

ll. Okuma Programı: BATI

A) Felsefe
1) Alferd Weber, Felsefe Tarihi, Çev. Vehbi Eralp
2) Karl Jaspers, Felsefe Nedir? Çev. İ. Zeki Eyüpoğlu


B) SOSYOLOJİ
1) Hans Freyer, İçtimai Nazariyeler Tarihi (Çev. Ve notlar ekleyen: Tahir Çağatay)
2) Doğan Ergun, 100 Soruda Sosyoloji El Kitabı
3) P. A. Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, (Çev. Mete Tunçay)

C) PSİKOLOJİ
1) M. Reuchlın, Psikoloji Tarihi, (Çev. Doç. Dr. Semlin Evrim)
2) Erol Güngör, Sosyal Psikoloji
3) Karen Horney, Günümüzün Nevrotik İnsanı, (Çev. Dr. A. Erdem Bagatur)
4) Robert Ornsteın, Yeni Bir Psikoloji (Çev. Erol Göka-Feray Işık.)

D) ANTROPOLOJİ
1) Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür
2) Calvin Wells, Sosyal Antropoloji Açısından İnsan ve Dünyası (Çev. Erzen Onur.)
3) Claude Levi-Strausse, Yaban Düşünce, (Çev. Tahsin Yücel.)

E) SİYASET
1) Jacop Ben-Amıttay, Siyasal Düşünceler Tarihi (Çev. M. Ali Kılıçbay-Levent Köker)
2) C. Nortcote Parkinson, Siyasal Düşüncenin Evrimi (Çev. Mehmet Harmancı)
3) Maurıce Duverger, Politikaya Giriş (Çev. Samih Tiryakioğlu.)
4) Ayferi Göze, Liberal, Marksist, Faşist ve Sosyal Devlet Sistemleri
5) Leslıe Lipson, Demokratik Uygarlık (Çev.Haldun Gülalp-Türker Alkan.)
6) Tage Lindbom, Demokrasi Miti (Çev. Ömer Baldık.)

F) HUKUK
1) Prof. Vecdi Aral, Hukuk Başlangıcı
2) Prof. Dr. İmhan F. Akın, Kamu Hukuku
3) Prof. Dr. Coşkun Üçok-Doç. Dr. Ahmet Mumcu, Türk Hukuk Tarihi

G) İKTİSAT
1) Prof. Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce
2) Joseph A. Schumpeter, Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi (Çev. Tuncay Akoğlu.)
3) Samir Amir, Eşitsiz Gelişme, (Çev. Ahmet Kotil)
4) Andre Groz, İktisadi Aklın Eleştirisi (Çev. Işık Erğüden.)
5) François Partant, Kalkınmanın Sonu (Çev. Fikret Başkaya.)


lll. Okuma Programı: MODERN DÜNYA

1) Oswald Spengler, Batı'nın Oluşumu, (Çev. Giovanni Scognamıllo.)
2) Paul Hazarad, Batı Düşüncesinde Büyük Değişim
3) Fritjof Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası (Çev. Mustafa Armağan.)
4) Christopher Dawson, İlerleme ve Din (Çev. Yusuf Kaplan-Aylin Doğan.)
5) Lord Northbaurne, İlerlemeye Farklı Bir Bakış, (Çev. Deniz Özer.)
6) Fernand Braudel, Medeniyet ve Kapitalizm (Çev. Mustafa Özel.)
7) Immanuel Wallersteın, Bildiğimiz Dünyanın Sonu (Çev. Tuncay Birkan.)
8) Max Horkheımer, Akıl Tutulması (Çev. Orhan Koçak.)
9) Paul Harrıson, 3. Dünyanın Batılılaştırılması (Çev. Cevdet Cerit.)
10) Hans Van Der Loo-Williem Van Reijen, Modernleşmenin Paradoksları (Çev. Kadir Canatan)
11) Lezsek Kolakowski, Modernliğin Sonsuz Duruşması (Çev. Selahettin Ayaza.)
12) Jameson, Lyotard, Habermas, Zeka; Postmodernizm, (Çev. Necmi Zeka.)
13) Gaı Eaton, Tanrı'yı Hatırlamak, (Çev. S. Leyla Gürkan.)
14) Tage Lindbom, Başaklar ve Ayrık Otları –Modernliğin Sahte Kutsalları- (Çev. Ömer Baldık.)
15) Ivan Illıch, H2 O (Çev. Lizi Behmoara.)
16) Ivan Illıch, Okulsuz Toplum (Çev. Bedirhan Üstün.)
17) Edward Said, Oryantalizm
18) Paul K. Feyerabend, Yönteme Hayır (Çev. Ahmet İnam.)
19) Paul K. Feyerabend, Akla Veda (Çev. Ertuğrul Başar.)
20) Erıc From, Çağımızın Özgürlük Sorunu (Çev. Bozkurt Güvenç.)
21) Herbert Marcus, Tek Boyutlu İnsan (Çev. Afşar Timuçin-Teoman Tunçdoğan.)
22) Mıchel Foucault, Deliliğin Tarihi (Çev. M. Ali Kılıçbay.)
23) Jacoues Ellul, Teknoloji Toplumu, (Çev. Musa Ceylan.)
24) Louis Fıscher, Gandhi (Çev. Mehmet Harmancı)
25) Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri
26) Edisyon Kitap: Ali Köse, Sekülerizm Sorgulanıyor -21. Yüzyılda Dinin Geleceği-
27) Cemil Meriç, Umran'dan Uygarlığa
28) Cemil Meriç, Kültürden İrfana
29) Daryus Shayegan, Yaralı Bilinç
30) Celal Ali Ahmed, Garbzedegi



lV. Okuma Programı: MODERN İSLAM

Bu başlık altında kitap yerine yazar isim saymayı uygun gördük. İsimler, aralarında önemli sayılabilecek görüş ve yaklaşım farkı olmakla beraber, son tahlilde İslam âlem tasavvuru dairesi içinde sabit kadem durmuş, "İslam tefekkürü ve irfanı dairesi" dahilinde kalma başarısını göstermişlerdir. "Modern İslam" dememizin sebebi, yazarların modernist olmalarını değil, 20 ve 21. yüzyılda yaşamış veya hala yaşıyor olmalarını ifade etmek içindir. Söz konusu yazarların bir kısmı bir ölçüde modernitenin etkisinde kalmış, modernizme temayül göstermiş olmalarına rağmen yine de tercihlerini İslam düşüncesinden yana yapmış veya bir kısmı "İslam" ile "modernite" arasında zoraki ilişkiler kurmaya çalışmış ve fakat neredeyse tümü modernite ile yüzleşme gereğini duymuşlardır.

İslam dünyasından ve Türkiye'den seçtiğimiz yazarların bütün kitapları, yazıları veya konuşmaları okunmaya değer. Ancak buna herkesin imkanı olmadığından her yazardan asgari 2-3 kitabının seçilip program çerçevesinde okunması gerekmektedir. Bazı yazarların –örnek olması hasebiyle- tek bir kitabıyla veya sadece yazılarını takip etmekle de yetinilebilinir. Özellikle Türkiye'yle ilgili olarak listeyi uzun tutmamızın sebebi, 150 yıllık geçmişi bulunan İslamcı akımların bugün geldikleri noktada ortaya koydukları zihni harita hakkında üç aşağı beş yukarı bir kanaate sahip olmak içindir. Kitap seçimini grup kendisi yapabileceği gibi, çevresine danışarak da yapabilir.

Söz konusu dört okuma programından sonra İslam'ın klasik kaynakları ve büyük ulema geleneğiyle temas kurmayı hedefleyen bir okuma yapma zarureti vardır. Bu, ilim ve irfan taleplisinin isteğine ve gayretine bağlıdır.


1) Bediüzzaman Said Nursi
2) M. Akif Ersoy
3) Sait Halim Paşa
4) Muhammed İkbal
5) Hasan El Benna
6) Muhammed Hamidullah
7) Abdülkadir Udeh
8) S. Hüseyin Nasr
9) Rene Guenon
10) Martin Lings
11) Titus Burchart
12) Fritjof Schoun
13) Seyyid Kutup
14) Muhammed Kutup
15) Ebul A'la Mevdudi
16) Yusuf Kardavi
17) Nakip El Attas
18) Malik Binnebi
19) Cemaleddin Efgani
20) Muhmmed Abduh
21) Reşit Rıza
22) Ali Şeraiti
23) Murtaza Mutahhari
24) Aliya İzzetbegoviç
25) İsmail Raci El Faruki
26) Muhammed Ebu Zehra
27) Muhammed Ammara
28) Muhammed Esed
29) Perviz Manzur
30) Abdülkerim Süruş
31) M. Hüseyin Fadlallah
32) Hasan Hanefi
33) Raşid Gannuşi
34) Hasan Turabi
35) Fethullah Gülen Hocaefendi
36) Mustafa Sabri Efendi
37) Esad Coşan Hoca
38) Hayrettin Karaman
39) Ali Bulaç
40) Abdurrahman Arslan
41) Mustafa İslamoğlu
42) Sezai Karakoç
43) Rasim Özdenören
44) Yasin Aktay
45) Dücane Cündioğlu
46) Atasoy Müftüoğlu
47) Metin Önal Mengüşoğlu
48) Akif Emre
49) Yusuf Kaplan
50) İhsan Eliaçık
51) İhsan Süreyya Sırma
52) Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
53) Cihan Aktaş
54) Yıldız Ramazanoğlu
55) Nazife Şişman
56) Abdurrahman Dilipak
57) Tahsin Görgün
58) Kenan Çamurcu
59) Ahmet Taşgetiren
60) Ahmet Baydar
61) Mustafa Özcan
62) Hakan Albayrak



yazar:Ali Bulaç
tarih:15 Ekim 2007

18 Ekim 2007 Perşembe

Suni mazeretler üretmeyin..

*Bugünden itibaren daima ayarını doğru yola göre kontrol ve teftiş edip düzenleyeceğiniz, kişisel hayat planınızı yapın.

*Analitik ve kritik düşünmeyi öğreten kitaplar alın ve anlayarak okuyup, günlük hayatınızda tatbik edin.

*Çocuklarınızı en önemli yatırım aracı olarak görün. Onların en mükemmel şekilde eğitilmeleri için uğraşın.

*Doğal beslenme uzmanları olun.

*Yiyecek ve içeçeklerinizin içindeki katkı maddelerini çok iyi araştırın.

*Sivil savunma uzmanları olun.

*Kesintisiz ve sağlıklı iletişim yolları üzerinde araştırmalar yapın.

*Kendinizi, genç ya da ihtiyar, kadın ve erkek ayırımı yapmadan, suni mazeretler üretmeden her gün, her an eğitin ve sürekli geliştirin.


Muharrem Nureddin COŞAN

17 Ekim 2007 Çarşamba

DESTAN

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekun hattını afet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir laf var, buyurun size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!

Bir şey koptu benden, şey, Herşeyi tutan bir şey.
Benim adım bay Necip, babamın ki Fazıl bey,

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu:
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilac;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilaç.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah! küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap!

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Şair ne güzel özetlemiş durumu, geçen onca zamana rağmen suanda bile aynı statüko nedendir bilmem bu yasaklayıcı anlayış bizde süregelmiştir.İnsanları kandırmanın sanat ve meslek olduğu tek topluluk muyuz bilmem ama 100 yıldır düşünemeyen,üretemeyen ender topluluk olduğumuza eminim.


11 Ekim 2007 Perşembe

İyi Bayramlar...

Ne güzel laftı bu küçükken hoş gelirdi şimdi ise anlamsız..
Bir alışveriş çılgınlığı millette Usa borç para versin,verdiği para ile usa malı alalım + birde verdiği para nın faizini ödeyelim..
Dibimizde müslümanlar katledilsin,kan kardeşlerimize terörist densin..
İncirlik ten alınan misket bombaları Hz.Ali A.S türbesine atılsın..
Her gün şehit verilsin hareket için Usa den emir bekleyelim..
Bir yandan ermeni tasarısı kabul edilsin..
Ermeniler hazırlansın aynı yahudilerin almanya dan istediği maddi ve manevi haklar gibi hakları bizden istemeye bizim tesellimiz ise büyük liderler sayesinde elimizde ki tüpraş ı,petkimi,telekomu olursa ptt + tekeli satmayı akıl etti belki zarar da olanlar dan pay isterlerse zarar a ortak olurlar..
Komşu aç yatarken tok gezip bayramı marka giymek ve rant olarak görelim..
Küreselleşmeye her daim ewet derken sosyal olgularda at gözlüğünü geçtim körebe oynayalım..
Bugün lübnan'ı dörde, saray bosnayı ikiye ,afganistan cephesini üçe, Irak ı da üçe bölen zihniyet ile stratejik iş birliğine devam---bu ülkelerde katledilen müslüman kardeşlerimizi sayısını yazmadım,hatırlayınca bile kafayı yiyorum--
En iyi dost umuz Usa emir versin Irak girelim sonra çuval ı kafamıza geçirsinler..
Daha yazardım da son sahur burda durayım..
Allah'tan umut kesilmez diyeceğim..
Eğer umudumuzu da yitirirsek kaldığı bile süpheyle bakılan insanlığımız dan hiç söz edemeyiz...

5 Ekim 2007 Cuma

BAŞARMANIN ALTIN KURALLARI

1..Hedefinizi belirleyin
2..Ayran gönüllü olmayın
3..Zikzak yapmayın
4..Güçlük ile başarısızlığı birbirinden ayırın
5..Cepheyi daraltın, dar cepheden hücuma geçin
6..Geçmişe bağlanmayın,ancak ders alın
7..Ustanın yanına çırak olun, işi öğrenin
8..Tek adam olma devrini kapatın
9..Show yapmayın
10..Başarıya ulaşanları inceleyin
11..Kendi çalışacağınız takımı kurun
12..Çekirdek kadroyu kaçırmayın
13..Başarıyı para ile mükafatlandırın
14..Adam yetiştirin ve takımınızı koruyun
15..Masada oturan yönetici olmayın
16..Takım arkadaşlarınıza saygı duyun
17..Çağdaş imkanlardan yararlanın
18..Bilgili olun, bilgi değişimini izleyin
19..En iyilerle çalışın
20..Parayı sevin
21..Ucuz adam olmayın
22..Ailenizle işinizi ayırmayı asla ihmal etmeyin
23..Kendi başınıza filizlenin
24..Yaşınızı işinize bulaştırmayın
25..Risk almaktan korkmayın
26..İşinize politika karıştırmayın
27..Devletle ticaret yapmayın
28..Başarıyı ekibinizle paylaşın
29..Verginizi ödeyin
30..Topluma karşı saygılı olun
31..Adınızı temiz tutun
32.. Daima güvenilir olun
33.. Dünyada yalnız siz yoksunuz, başkaları da var
34..Yağcı olmayın, yağcılardan uzak durun
35..Hırçın olmayın
36- Başarıyı üstün güç olarak kullanmayın
37..Dinlenmeyi bilin
38..Küçük çevrenin içine kendinizi mahkum etmeyin
39..Rakiplerinizle dost olun
40..Farklı fikirleri ve kişileri dinleyin
41..Başarınızı, paranızı ve şöhretinizi taşımayı bilin
42..Başkalarını dinlemeye önem verin
43..Ayağınızı yorganınıza göre uzatın
44..Birçok işi aynı anda yapmayın
45..Özgün olun
46..Geçmişle vedalaşın
47..Yaşayarak ölün, yaşamadan ölmeyin
48..İşinizde Bir Numara olun
49..Değişen şartlara uyun
50.. Ahirette sizi kurtaracak bir eser bırakın arkanızda

Sakıp Sabancı

24 Ağustos 2007 Cuma

CumBaBa

Hedef Şaşıyor...
Ne dersiniz!
Siz bu laiklik,baş örtüsü kavgasına gömülürken bir düşünün bakalım?
Vekiller sizce sadece cumhurbaşkanı nı mı şeçiyor?
Bakanlıklar ne alemde kim hangi bakanlığın peşinde lobi yapıyor bundan ses seda yok.
Nedense bizimde pek umurumuzda değil ne olacak ki...
Yeni orman bakanı gelir zaten ormanlar kendinden yanmış buralara yatırım çeker otel yaptırır, devremülk yaptırır.
Diğer bakanlıklarda aynı, muhalafete hiç bişey demiyorum meclise girmemeler,yok cumbabayı tanımayız gibi çocukça ifadeler,protokole gitmiyorlarmış gitsen ne olacak gitmesen ne olacak?
Bu muhalafete bu hükümet çok Cumbaba dan kendi adımıza beklentilerimiz sesimizi duyursun ve sömürgece anlayışa dur desin en azından bizim topraklarda.
Şimdiden Abdullah Gül' ün Cumhurbaşkanlığı' nı tebrik ediyor ve başarılar diliyorum...

27 Temmuz 2007 Cuma

Sorunlar Ne Oldu?

Irak'ta ölen 1 milyon müslüman için yaptırımı geçtim ne söyleyebildik?
İsrail lübnan'a sebebsiz girerken ne söledik?
İsrail el fetih i kandırıp silahlandırıp bir yandan kendi bir yandan kardeşi kardeşe vurdururken ne yaptık?
Çecenistan da işkenelere karşı ne yaptık?
Tüm bu coğrafyalar da Allah diye bağıranları kim duydu?
BBC , CNN gibi kanallardan öğrendik yapılanları ki---birde yanlı küresel sermayenin elinde deriz--
bizim medya da ses çıktı mı?
Demek ki bizde daha bağımlıyız olmuyorda ne oluyor bu?
Ne yapacağız peki...
Sunu asla unutmayın: "AÇ İNSANLARDAN SEÇMEN OLMAZ"
Kapıldığınız rüzgarın yönünü iyi görün.
Selametle.
----İç siyasete ileride değineceğiz şimdi yorum yapıpta ön yargılı gibi görünmek bize yakışmaz.Biz insanlığın yanındayız---

23 Temmuz 2007 Pazartesi














Bizim Culture...!

Le Coin ve King Fisher'ın önünden yürüyerek, Biletix'e gittim, Babylon'daki konser için Trakya All Stars Featuring Smadj'a yer ayırttım, sonra, The House Cafe, Princess Hotel ve Moviplex'in yanından Zara'ya çıktım, Schlotzsky's Deli, Massimo Dutti, Nine West ve Mc Donalds'ın önünden, Burger King ve Marks&Spencer'ın olduğu tarafa geçtim, Lacoste ve Mango'ya baktım, üşümüştüm, Starbucks'a daldım, macchiato büyük geliyor, espresso tercih ettim, oradan D&R'ye girdim, Auto Show, Chip ve Cosmopolitan aldım , Crown Cafe, Veni Vidi ve Norht Shield'in önünden yürüyerek, New York Bagel Factory'e geldim, acıkmıştım, fast food severim, ayıptır söylemesi, Philadelphia cream cheese'li bagel ve üstüne pancake yedim, o sırada masada bulunan bir gazetenin Look ilavesine göz attım, alışverişin zamanı diyor, iyi fikir, taksiye bindim, kapısında Taxi yazıyor, önümde giden otomobilin arka camında da baby on board yazıyor, Fenerium'un önünden, Nautilus'un solundan geçip, Capitol'un oraya çıktık, trafik kilit, "oh my god" dedi şoför arkadaş, döndük mecburen, TEM'den gideceğiz , Incity, Kent Plus, Uphill, My World, Moontown, Diamond, Suncity ve Highpark'ın arasından köprüye çıktık, Mashattan sağımızda kaldı, biz sola döndük, Metrocity'nin önünde indim, ağız alışkanlığı "thank you" dedim şoföre, o da "see you" dedi bana, Metrocity'e girmedim , Harvey Nichols'ı merak ediyorum, Angelo Nardelli, Bally, Bashqua, Carnevale, Perigot, Haaz, Fornarina, So Chic, Patrizia Pepe, Swarovski, Scabal, Birkenstock, Cesare Paciotti, Furla, Shisly, Momtobe, Only, Mandarina Duck, Via Pelle ve Kaloo'ya şöyle bir bakıp, Harvey Nichols'a girdim, pahalı, daha bir halk tipi shopping center 'a gideyim dedim, şöyle insanların gönlünce öldüğü, çocukların dövüldüğü falan bir yer, başka bir Yellow Taxi 'ye bindim, radyoda Joy FM açıktı, şoför baktı ki bende Türk tipi var, Power Türk'e çevirdi, Sivaslı Hadise stir me up'ı söylüyordu, dinleye dinleye İstanbul'un biggest alışveriş merkezine geldim, Soleil, Dry, Fleor, Bernardo, Tchibo, De Facto, Jujube, Saffio, Best, Jump, Sun, Silver, Oxxo, Seven Hill, Evita, Bleu Petrol, Sunset, Oysho, Colors, Perspective, Lovesyou, Fever, Little Big, Ravelli, Red Apple, Next, Miss Trendy, Shoeroom, Lilies , hepsi çok güzel, Waly'de ayakkabımı boyatıp, Flower'dan çiçek aldım, Advantage Platinum'u yanıma almayı unutmuşum, Mastercard Gold ile ödedim, parayı öderken aklıma geldi, arada bir çalışıyormuş gibi yapmak da lazım tabii, işe geldim. Bugün yazmak istediğim konu şu... Eurovision'a yabancı şarkı sözü ile katılırsak, kültürümüz rencide olur mu?
SABAH - Yılmaz ÖZDİL

22 Temmuz 2007 Pazar

22 Temmuz

Demokrasi hak ettiğimizden daha iyi yönetilemeyeceğimizi gösteren bir sistemdir.
                                                                                                              
                                                                                                                                 Bernard Shaw

Belki bu söz üzerine konuşmak gerekesiz ama aklımız yettiğince,dilimiz döndüğünce deyinelin su sonucu belli "şeçimlere"

Kendimi hırpaladım,çok uğraştım birşeyler anlatmaya gayret ettim ama bana kılıf biçtiler akp li dediler mhp li dediler vb anlayacağınız dediler de dediler.Anlatamadım onlara ülkeyi bizim yönetmediğimizi,yönetemediğimizi güçler dengesinin oluşmadığını abd ve ab güdümlü olduğumuzu anlatamadım.

İnsanlar sanıyor ki sandığa gittim iş bitti.Peki soruyorum neden Akp, diyorlar ki Chp bunu bunu yaptı peki diyorum neden Chp, Akp bunu bunu yaptı ne oluyor Allah aşkına başka çıkar yol mu yok.Geçen şeçimlere bu adamlar ülke nin oy oranın  yarısını bile alamamışlardı---hatırlayın yüzde 47  lerde  iki partinin oy oranı--- sonra nedense cumhurbaşkanı şeçiminde ülkeyi sahiplenmeye kalktılar.

İnsanlar ın arasına fitne fesat soktular.Hiç mi ders almadılar 80 darbesinden, kamplaşmanın  zararını belki siz değil ama bu ülke çok çekti.Chp sözde muhalif şimdi düşünelim akp nin yüzde 40 üzerinde oy almasında ki temel neden nedir diye?

Tepki oyları değil mi? 367 türettiler ne oldu? Halk da sandı ki bunlar bizim şeçtiğimize bize değer vermiyolar, bide başörtüsü var ki o konu çok ayrı ne imiş başı örtülü diye karşı çıkılmış.Pes doğrusu pes bunu da halk iyi yedi ama...

3 adam giriyor bir odaya aldıkları yüzde 30 oyla yüzde 70 in başına geçecek kişiye belirliyorlar sonra o da yetmiyor Chp de durumdan vazife çıkarıyor aldığı yüzde 15 ile ülkeyi,sistemi savunuyorlar!!!

Allah aşkına toplama işlemi filan mı değişti bu iki parti nin oy oranı kaç? Ülkenin çoğunluğu nun
iradesi nerde, şimdi derler ki halk'a gidelim dedik ya sorarım bunuda propaganda yapmadınız mı? Halk a gittiniz öle mi peki bugün kü şeçimden sonra göreceğiz kim seçecek cumhur u!

Devam ı gelecek...
Saygılarımla.

19 Temmuz 2007 Perşembe

:))

Segaf kardeşim dediklerine aynen katılıyorum Nihat Genç bu ülkedeki aydın yazarlarımızdan birisidir.. Tespitleri orijinaldir, okunmaya değerdir.. Düşünceleri güzeldir..

Gerçek olan bi olay: Kendisi anlatıyor Nihat Gencin diyor ki: Bi gün anadolu gezisine katıldım anadoluda köyleri geziyorduk diyor bi kahvede oturuyorduk diyor bi yaşlı amca bana dediki diyor oğlum etrafa arasıra sövüyorsun bi de benim için şu tayyip e söv dedi diyor :)))))

Tabii bu işi esprisi gercekten cok kaliteli bi yazardır Nihat Genç..

18 Temmuz 2007 Çarşamba

NiHaT GeNÇ...

Aydın: Nihat Genç demek yeterli belkide!

Ama açmak gerekiyor çünkü bu devirde aydın ım diyenler çoğaldı. Kapitalist güçlerin emperyal amaçları için kullandığı birer pislik bence hepsi, iyice zıvanadan çıktılar halkın yapı taşları ile oynayıp beğenmeyip birde alay edip yok etmek için ellerinden geleni yapıyolar.

Nihat Genç i dinlerken insan işte budur susma konuş herkese sölenecek laf var,taraf tutmayan biri işte bize öğretilen aydın tanımının vücutta can buluşu diye düşünmeden geçemiyorum.

Nihat Genç in diğerlerine gösterebileceği,anlatabileceği birşeyler olduğuna inanıyorum.

Dileğim oku ki korkmak yerine onu alıp karşısına konuşabilen birileri umarm çıkar,medyanın son şisirmesi vede gençlerin nedense  çok beğendiği can dündar ın programına neden çağırılmaz, Ahmet hakan ın cnn de yaptığı programa neden çıkarılmaz vede diğerleri....

Burdan Serdar Akinan ' a binlerce kere teşekkür etmek gerekir lemandan ve kitaplarından tanıdığımız Nihat Genç in bize ekranlardan seslenmesine sebeb olduğu için ona binlerec kez teşekkür----Kan uykusu adlı belgeseli için de denecek söz yok belki de kaliten açık, açık ara öndesin umarım ekranımız,gözümüz karartılmaz---

O kadar çok sölenecek söz var ki hakkında kafamı toplayamıyorum,eğer bana sorsalar en çok hayatta isteğin ne diye Nihat Genç in belgeselini çekip,insanlara Nihat Genç'i tanıtmak için çırpınmak derim ve ben bunu en mukaddes görevlerden sayarım.

Bu ülke Nihat Genç gibi aydnlar çıkarır, çıkartılması önündeki engelleri aşmakta bizim toplum olarak en büyük sorumluluğumuz olsa gerek...

Nİhat abime saygılarımla

Bilinç

Aşağıdaki durum yazısına...

Türkiye seçime günler kala çok zor günler geçiriyor çok tempolu ve hararetli günler.. Siyasiler gittikçe dozu arttırıyorlar.. bi nevi şeçim kavgası gibi amma olan yine Türkiye'ye halka oluyor..

Bu noktada vatandaşımızın yapması gereken şeyler: Tepki göstermek, bilinçli davranmak ve ülkeyi kaosa götürecek hal ve davranışlardan çekinmek..

Gerçekten şöyle bir göz gezdirdiğimizde Türkiye'de Siyaset yapacak adamların çok az olduğunu görüyoruz.. Çoğu yanlış siyaset içerisinde.. İp atanlar mı dersin, iktidar olamazsam Rodos adasına yüzücem gibi basit ve değersiz laflar atanlar mı dersin.. Bence şu anda ülkede siyasi bi rezillik yaşanıyor..

Zaten Cumhurbaşkanlığı şeçiminde yeterince demokrasi rezilliği paçamızdan taştı.

Güzel ülkemiz bu tip kargaşalara maruz kalmayı tabikide hak etmiyor ancak bizim eksikliğimizden, bilgisizliğimizden kaynaklanıyor ..

Yapmamız gereken Hakkı hak, Batılı batıl olarak görebilmek ve Hakk tutmaktır..

Tabii bunu yapabilmek için çok okumak, doğru düşünmek ve doğru kararlar almak gerekiyor..

ALLAH c.c nasip eder inş..

17 Temmuz 2007 Salı

Durum..

Öncelikle aşağıda ki yazı ya değinmede fayda var..
Tanrı lafı bir hayli geçiyor..
Tanrı bizim inancımızda yoktur eskiden putlara tanrı denmekteydi o yüzden Allah(c.c) dersek çok iyi olur.

Durum analizi çok zorlaştı bu devirde:

Artık düşünmeyi bıraktığımız kanısındayım,ezberler yapılmakta ezbere konuşulmakta düşünce şuç sayılmakta,dayatmalar yapılmakta...

Seçimlere 1 hafta kala ortalıkta soytarılar çoğaldı.
Ülkeyi sattılar o yetmedi bide şimdi 3 adam kılıklı ..... çıkmışlar kim daha iyi satar, yarışındalar.
Kimler yok ki; değişerek geldim diyenler mi, eski çizgisini kaybedip neofaşistliğe soyunanlar mı,yoksa Atatürk gibi kutsallar üzerinden siyaset yapanlar mı?

Allah aşkına ne oluyor???

Söz söyleyecek var mı?

TÜRKLÜK DUASI

ULU TANRI
GÜZEL TANRI
GÖK TANRI

SEN TÜRKÜ, TÜRK YURTLARINI KORU,
DÜŞMAN ŞERRİNDEN SAKLA,TÜRKÜ YİĞİTLİKTE DAİM ET,TÜRKÜ ERLİK DAVASIYLA YAŞAT,TÜRKÜ GERÇEKÇİ YAP,TÜRKÜN GÖNLÜNE HERŞEYDEN ÖNCE,HATTA KURSAĞINA EKMEK KOYMADAN EVVEL TÜRKLÜK SEVGİSİNİ KOY,TÜRKE ZEVK VE RAHAT VERME,BİLAKİS ZAHMETE ALIŞTIR,ZAHMETLE YÜREKLERİ,BEDENLERİ DEMİR OLSUN,BU SAYEDE ONLARA YÜKSEK ÇALIŞMA KUDRETİ VERİRSİN,TÜRKÜ FAAL,CEVVAL EDERSİN,TÜRKE DEĞİŞMEZ BİR SECİYE VER,ZAMANLA SECİYESİ DEĞİŞMESİN, SADE TEKEMMÜLLE TADİLAT GÖRSÜN

ULU TANRI

MİLLİ KUVVET,NAMUS,AHLAK,AZİM SEBAT,İDEAL,TÜRKÇÜLÜK RUHU,YURT SEVERLİK,İLİM,SANAT TEŞKİLATI,İNTİZAM,BEDEN KUVVETİ VE ZENGİNLİK İLE HASIL OLDUĞUNDAN;TÜRKE BUNLARI VER
TÜRKTEN HIRSIZ,NAMUSSUZ TÜRERSE HEMEN KAHRET,TÜRKE BENLİK HEMDE YÜKSEK BİR BENLİK VER,TÜRK NEFSİNE İTİMAT SAHİBİ OLSUN, TÜRKÜ MUHAKEMELİ CİDDİ ADAM OLARAK YARAT,HİSSİYATINA KAPILIP,ÖFKE İLE AYAKLANMASIN,BİRDEN BARUT GİBİ PATLAMASIN,DAİMA SOĞUKKANLI OLSUN,TÜRKÜ HER MİLLETTEN CESUR YARAÖÇ ALMAYI TÜRK ASLA UNUTMASIN

ULU TANRI

NAMUSSUZ BİR TEK TÜRK YARATACAĞINA,DÜNYAYI YIK DAHA İYİ,NE KADAR KORKAK TÜRK VARSA HEPSİNİ HELAK ET,TÜRK HERŞEYİ MUKAYESE ETSİN,YALNIZ AKIL VE MANTIK DENEN ŞEYLERE BIRAKMA ONU,SABIRLI,DERDE DAYANIKLI OLSUN İRADESİ ÇELİK GİBİ OLSUN,DÖNEK TÜRK YARATMA,TÜRKLERİ MAYMUN İŞTAHLI YAPMA,TÜRK DAİMA İHTİYATLA ADIM ATSIN,KİMSENİN TATLI DİLİNE İNANMASIN,KİMSEYE EMNİYET OLMASIN,ÇALIŞMA ZEKEDAN ÜSTÜN BİR KIYMET OLDUĞUNDAN SEN TÜRKÜ ÇALIŞKAN ET,TÜRKÜN ÖMRÜ ÇALIŞMAK İLE GEÇSİN,ONA DAİMA ÇALIŞMA AŞKI VER,HELE EL BİRİLİĞİ İLE ÇALIŞMAYI ADET EDİNSİN,TEMBEL TÜRKÜ HEMEN ÖLDÜR,TÜRKE HER MİLLETİNKİNDEN ÜSTÜN ZEKE VER,ZEKE VE ÇALIŞMA HER İKİSİDE BİR ARADA OLUNCA TÜRKÜN ÖNÜNDE DURULMAZ,MİLLİ BÜYÜKLÜĞÜN TEK ŞARTI YÜKSEK İDEAL BUNU ALIŞMAK İÇİNDE YÜKSEK AHLAK, FEDAKARLIK SEBAT LAZIM OLDUĞUNDAN TÜRKLERİ AHLAKLI, SEBATLI VE FEDAİ KIL,TANRI SEN TÜRKLERİ KENDİ ELİNLE BİRLEŞTİRVE HERŞEYDEN EVVEL RUHLARI BİRLEŞSİN,ONLARI TEK BİR KAFA GİBİ BİRİLEŞTİRİCİ KÜLTÜR SAHİBİ ET,TÜRKÜ TÖRESİNE SADIK KIL TANRI, TÜRK BUDUNU:BİLİNİSKİ ATALAR TÖRESİ ASIRLARIN TECRÜBESİ İLE HUSULA GELMİŞ BÜYÜK BİR HİKMETTİR,TANRI BENİ TÖREYE DOKUNMAKTAN VE DOKUNDURMAKTAN SAKLADI VE SAKLASIN

ULU TANRI

TÜRK MİLLETİNİ LAFCI DEĞİL,ELİNDEN İŞ GELİR İNSANLAR ET,BİR ŞEY SÖYLEMEK VAZİFE YAPMAK DEĞİLDİR ONU FİİLEN YAPMAK VE YAPTIRMANIN VAZİFE OLDUĞUNU BEYİNLERE SOK

GÜZEL TANRI

SANA HEPSİNDEN ÇOK YALVARDIĞIM ŞUDUR:TÜRKÜ DALKAVUKLUKTAN KURTAR,DALKAVUKLUK VE EMSALİ VASITALARA ZENGİN OLMAKTAN KORU,TÜRKE KÖTÜ PARA HIRSI VERME,DALKAVUKLARI YOK ET

AMAN TANRI

TÜRK AİLE,TÖRE VE DİSİPLİNİNİ HERŞEYDEN EVVEL KORU,TÜRK TOPRAĞINDA HÜRLER YAŞASIN, ADALETTEN BAŞKA BİR ŞEY HÜKÜM SÜRMESİN,SEN TÜRKE TABİ ŞEYLERE,TABİATA KARŞI SEVGİ VER,TÜRK YURDUNDA YOKSULLUK OKADAR AZALSIN Kİ FAKİRLİK SUÇ SAYILSIN

ACUNU(DÜNYAYI) YARATAN YÜCE TANRI

TÜRKE İNSANİYETEN EVVEL TÜRK MİLLETİNİ DÜŞÜNDÜR,İNSANLARIN İNSANİYET DEDİKLERİ ŞEY, GÖZ BOYAMAK İÇİN İÇİN İCAT EDİLMİŞ BİR BOYADIR,İNSANİYET MASKESİ TAŞIYAN ONCA MİLLETLER VARDIR Kİ MASKELERİNİN ALTINDA CANAVARLAR YAŞAR,İNSANİYETİ GÖREN OLMADI ,EY TANRI TÜRKE SAĞLAM, SÜREKLİ İRADE VER GÜÇLÜKLERDE SABRINI AYNI ZAMAN DA TAHHAMMÜLÜNÜ ARTTIR

TANRI

TÜRKÇE KONUŞULAN,TÜRKE YURTLUK YAPMIŞ OLAN YERLERİ KIYAMETE KADAR TÜRK HÜKMÜ ALTINDA BIRAK

SİYONİZM GERÇEĞİ




12 Temmuz 2007 Perşembe

İktisat..

Bugün iktisat, dünyanın en çok üzerinde durduğu bilim dalı... Çünkü iktisadın gücü olmazsa, koskoca devletin yapısı, sistemi, ekonomisi, her şeyi bozulur.
Maalesef modernizm ihtiyaçları artırdı. Evlerde bir tencere yemek pişmiyor, beş tencere yemek pişiyor.


"Vallahi para için değil"(!) "Gayemiz hizmettir, para istemez"(!) "Dünya işine dalmamak gerek"(!) "Kefenin cebi yok"(!)

Bunlar Asr-ı Saadet'i anlamayan Müslümanların ifadeleridir. Başta Peygamberimiz olmak üzere sahabenin bütünü Müslümanca bir hayat yaşamışlar. Helal kazanmak ve helale para harcamakta o kadar ileri gitmişler ki, Hazreti Ömer zamanında zekat verecek fakir bulamamışlar, kalplerini kazanmak için gayrimüslimlere zekat vermişler. Biz de gayrimüslimden para alacak duruma düştük...

İnsanlar şerefini, izzetini eşyadan alıyorsa onları kötü günler bekliyor demektir. Müslüman'ın şerefi de, izzeti de ilminde ve ahlakındadır. Mobilyası pahalı olan itibar görüyorsa, o toplum yıkılma yolundadır. Herkes imkanları nispetinde hayatını tanzim etmeyi bilmelidir. Eşyayla övünmek, eşyayla mutlu olmak İslam'a aykırıdır. Bu hatalı yaşayış, fakir zengin ayrımını doğurdu. Devletler, milletler savaşı bitti, tabaka-i beşer savaşları başlıyor.

Hekimoğlu İsmail

11 Temmuz 2007 Çarşamba

86400 Saniye..

86400 Saniye

Bankada bir hesap sahibi olduğunu düşün, hesabına her sabah 86.400 dolar para yatırılıyor, fakat bu paranın hepsini akşama kadar harcamak zorundasın, ertesi güne transfer edilemez. Paranı kullansan da kullanmasan da hesap her akşam sıfırlanıyor. Ne yaparsın? Tabii ki hepsini harcamaya çalışırsın; Hepimiz, Zaman adlı bu bankanın müşterileriyiz;

Her sabah 86.400 saniyeye sahip oluyoruz; yarına transfer edilemez, Her sabah hesabımız dolar, her akşam boşalır. Geri dönüş yok, saniyelerini şu anı yaşayarak harca, en iyisi bunlarla yatırım yap.

Mutluluk, sağlık ve başarı için. Zaman kaçıyor. Her gün için en iyisini yap.

Bir senenin değerini anlamak için sınıfta kalmış bir öğrenciye sor.
Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek doğuran anneye sor.
Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir çilekeşe,
Bir saatin değerini anlamak için, kavuşmayı bekleyen sevgililere sor.
Bir dakikanın değerini anlamak için, trenin kaçıran yolcuya sor.
Bir saniyenin değerini anlamak için, bir kazayı önleyemeyen sürücüye sor.
Bir saniyenin yüzde birinin değerini anlamak için olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan koşucuya sor.


Her anını değerlendir, her dakikanı çok özel biriyle paylaş. Zamanına ortak edebileceğin kadar özel biriyle.

Unutma! Zaman hiç kimse için durmaz. Geçmiş zaman tarihtir. Gelecek zaman sırlar, mechullerle dolu.

Sadece şu an sana verilen gerçek bir armağandır.

Bu hafta dostluk haftası olsun. Arkadaşlar bulunmaz mücevherlerdir. Bizi üzerler, cesaretlendirirler ve zaman zaman avuturlar. Kalplerini bize açarlar. Arkadaşlarına, onları sevdiğini göster.

Arkadaşlık mesajını herkese gönder, cevap alırsan bütün hayatın için bir dostun bulunduğunu anlarsın.

Onlara ne kadar çok ihtiyacın olduğunu ve senin için ne kadar önemli olduklarını dikkatle denersen görürsün....

Ahmet Kabaklı hocanın Türkiye Gazetesindeki köşesinden alınmıştır...

9 Temmuz 2007 Pazartesi

DEVİR SİZİN DİYE **** NE YAPSIN…

Ülke için ağlamak seref oldu bizim için artık ölmeye bile izin yok..
Ağlayan da ne kadar o tartışılır..
Uykuda ağlamak zor olmalı..
Değiştim diyenlere ortada adam olmayınca çabuk kandık.
Kimlerin elinde kaldı ülke kimlerin?
Şeriat-laik tartışması mı dersin..
Birbirine ip atma mı?

Takım tutmayada döndü iş…
Hizipçiler sardı etrafımızı..
Adam bulamıyoruz oy vermeye..

Ama pes etmeyeceğiz devir onların diye yılmayacağız..
Nefesimiz yettiği kadar konuşacağız.
Ülke yönetimini elimize alana kadar susmayacağız..
Gençlerin önüne konulan bu engeli aşacağız.

22 temmuz’a 2 hafta kaldı artık iyice şekilleniyor..
Tablo ya bakılırsa USA  yine hükümdar..

Allah yardımcımız olsun..(Amin)

8 Temmuz 2007 Pazar

Nasıl Yaşadığımız Çok Önemli...

Nasıl yaşadığımız çok önemli. Dört çeşit hayat şekli vardır: Ot gibi yaşamak; yani suya sabuna dokunmamak, koyun gibi yaşamak; yani canının istediğini yapmak, Müslüman'ca yaşamak; yani nefsimize değil, İslam'a tabi olmak, Müslüman olup da Müslüman gibi yaşamamak; yani teyp gibi yaşamak. Teypler sabaha kadar Kur'an okur, amma hiçbir teyp cennete gidemez.
Herkes yerini tayin etsin!..

Kainattaki nizamı açıkça görüyoruz. Güneş, hiçbir zaman geç doğmuyor. Mesaisinden erken ayrılıp, istediği zaman batmıyor. Yeryüzü durmadan çalışıyor. En ufak bir yavaşlama, bir kaza olmuyor. Yıldızlar birbirleriyle çarpışmıyor. Güneş sisteminde en ufak bir hata yok... Kainat nizamında en ufak bir aksilik yok!..


Bu nizamı kuran ve devam ettiren Allah'tır.

Allah'ın nizamını örnek almak, "Adetullah'tır". Peygamberimiz'in hayatına dikkat etmek Sünnetullah'tır. Böylece rehberlerimiz de belli oldu.

Mehmed Akif, "Ey dipdiri meyyid!" diyor...

Ey dipdiri ölü... Uyanık amma uyuyor...
Bir insan "bir şeyler yapmalıyım" diyorsa, ibadetlerine hız versin!..

7 Temmuz 2007 Cumartesi

Düşünmek Bu Kadar Mı Zor?

Daha ne kadar bekleyecek bu Türk milleti..
Geçmişimizi bilmeden geçmişimizle övünmeye ne kadar devam edeceğiz?
Dinci-Laik Çatışması daha ne kadar sürecek..
Ülke elden gidiyor kim dur diyecek!
Hepsi düşmüş koltuk peşine,bunları sandığa kim gömecek?
Uyan diye haykırsak kim kulak verecek?
Okumayı,magazine tercih eden ne bilecek?
Bu ülkede dönen oyunlara özelleştirme diye bilecek?
Özelleştirme nedir? kim cvb verecek!

Bunlar gibi o kadar soru varki aklımda, ne oluyor Allah aşkına!
Biz değil miydik,3 kıtaya nam salan..
Biz değil miydik,hoşgörü ile 700 yıl ayakta kalan,şimdilerde
birbirimize düşdük,laik-irtica tartışmaları ile siyaset yapılmakta
halkta işini bırakıp ahkam kesmekte, futbol takımı tutar gibi parti
tutmakta.

Bırakın çekişmeyi;Devlette torpil rüşvet bitmiyor,devlet işi doğru gitmiyor
diye haykırsak duyan mı var?

Kerkükte Türkmenleri duyan mı var?
Filistinde ki vahşete dur diyecek güç mü var?
Çeçenler ölürken,müslümanlara açık saldırı varken,
bunlara dur diyen mi var?

Akp-Chp savaşını magazinel boyuta döken zihniyetin ekmeğine
yağ süren kim?

Devamını elbette getireceğiz..
Allah nasip ettikçe konuşacağız..
İslamı kullanlara, bizi uyuttukları sananlara,bu ülkenin gerçeklerini
gücünü hissettireceğiz..
Laiklik kisvesi altında konuşup aksine davrananlara..
Siyonist uşaklarına..
Hepsine söyleyecek sözümüz var!

6 Temmuz 2007 Cuma

Kafaya türban takan robotlar…

“Nerden çıktı bu türban” diyenlerin sayısı az değil. Hatta türbanın rejim yıkmak için özellikle takıldığı savunanların sayısı az değil. Peki gerçekten nereden çıktı bu türban anımsayalım...

Benim candan azîz dostlarım, bugünkü sohbetimizin ilk bölümünde laikliğin ilmî, dolayısıyla gerçek tarifini sunmak istiyorum sizlere… Ancak bu tariften önce laiklik ilkesine niçin ihtiyaç duyulduğunu, laikliğin hangi yobazlığa, geri kafalılığa, insanlık dışı sisteme karşı tedbîr olarak geliştirildiğini hatırlamalıyız.

Laiklik, Katolik Kilisesi taassubuna, yobazlığına karşı yapılan 1789 Fransız İhtilali ile ortaya atılan bir ilke, bir sistem, bir tedbirdir. Elbette sizlere hak din iken hurafelerle bozulan Hıristiyanlık üzerine vaaz vermek gibi bir niyetim yok. Ancak en katı ve en radikal diye tarif edilen Katolik mezhebinde, Allah’la (cc) kul arasında “cennet anahtarı komisyonculuğuna yeltenen” ruhban sınıfı, başka mezhebi seçen Hıristiyanlara bile hayat hakkı tanımamış, Yahudileri gettolarda (etrafı yüksek duvarlarla çevrili açık hapishanelerde) kapalı tutarken, Müslümanları insandan saymak yerine derhal öldürülmesi gereken mahlûklar olarak görmüştür.

Katolik Kilisesi’nin “sahibi” olan ruhban sınıf, o zavallı Ortaçağ yobazlığıyla, insanlara din ve inanç hürriyeti tanımaz, herkesi Katolik olmaya zorlarken; ilmi gelişmeleri, keşifleri aynı zavallı bakışla aforoz ediyordu. Devlet işlerine doğrudan müdahale ile yöneticiler üzerinde inanılmaz baskılar kurarak, Katolik olmayanlara ve kendi taassubuna boyun eğmeyenlere dünyayı dar ettiriyordu.

Latince’den Fransızcaya geçen bir terim olan “laiklik”in, gelişip hayat bulduğu Fransız İhtilali’ndeki, yani kaynağındaki tarife gelince…

“Laiklik, din ve devlet işlerinin biri birinden ayrı yönetilmesi; devletin dine, ruhban sınıfının da devlete müdahale etmemesi; her ferdin veya zümrenin din ve vicdan hürriyetine sahip olması; hiçbir kişi, kurum veya zümrenin, başkasının din ve vicdan hürriyeti üzerinde tahakküme yeltenmemesidir.”

Yüce dinimiz İslâm’da Allah ile kul arasında Hıristiyanlık’ta veya Hakk peygamberlere indirilmiş ancak zamanla saptırılmış, bozulmuş diğer dinlerdeki gibi bir “ruhban sınıfı” olmadığına göre, Laikliğin “Katolik yobazlığa” karşı tedbir olarak ortaya çıkmış bir sistem olduğu da ayan beyan ortadadır. Bütün bu gerçeklere rağmen, ithal edildiği zamanlardan itibaren “laiklik”, Türkiye’de bu sistemi ithal edenlerden bazıları da dahil, “Batı taklitçileri” tarafından “İslam’a karşı olmak” manası yüklenerek yanlış yorumlanmış; asıl gayesi “din ve vicdan hürriyeti” olmak gerekirken, bizzat kendilerini laik zanneden laiklik karşıtları tarafından, dindar insanların başı üzerinde giyotin misali sallanmaya başlanmıştır.

‘Nato kafa – nato mermer!..’

Dostlarım, son zamanlarda trajikomik bir tiyatro daha seyrediyoruz. Koca koca, kellesi – kulağı yerinde “nato kafa – nato mermer” kişiler, kuruldukları kürsülerden ve köşelerden döktürüp duruyorlar…

Neymiş efendim?.. “Bu türban da nereden çıktı?..” imiş… “Anadolu kadının geleneksel (bu uyduruk kelime bana ait değildir) başörtüsü, baş bağlama şekli varken şu türban icat ve (gûya Ürdün’den) icat edilerek siyasî simge haline getirildi” imiş…

Hani “Hâfıza-i beşer nisyân ile mâlûldür” demiş ya ecdâdımız… Yani “İnsan hafızasında unutma hastalığı vardır” ya akıllara bazen kâr, genellikle de zarar!..

Türbanın Türkiye’ye nasıl getirildiğini hatırlayıp, “şu nato kafa – nato mermer” “bay”lara ve de “bayanlara” hatırlatalım mı, ne dersiniz?...

12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra tıpkı anneleri ve nineleri gibi an’anevi biçimde örtünerek imam hatip liselerine ve üniversitelere okumaya giden hanım kızlarımız için başörtüsü yasağı çıkarılmıştı. İmam hatipliler, neyse ki Diyanet İşleri Başkanlığı’na müracaat ederek yazılı görüş bildirmesini sağlamış ve yasağı kaldırtabilmişlerdi.

Ancak başörtüleri yüzünden birçok genç kızımız, üniversite kapılarından çevrilmeye başlanmıştı. Üstelik esas gayelerinden biri “din ve vicdan hürriyeti” olması gereken laiklik adına konulmuştu bu yasak… O sıralarda 12 Eylül yönetimi tarafından kurulan YÖK’ün başına atanan ve bu görevde tam 11 yıl kalan Prof. Dr. İhsan Doğramacı, Türkçe’ye Fransızca “türban” tarifini soktu.

Zafer Hakk’a inananlarındır…

Türban uygulaması nasıl mı başladı?... İşte cevabı…

Evet, iyi hatırladınız… Türkiye’de “Türban” kavramı, 1980’li yıllarda YÖK Başkanı olan Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın uygulamasına dayanıyor. İhsan Doğramacı, üniversitelerde başörtüsü yasağına bir orta yol bulmak için daha modern bulduğu “türban”ı Fransa’da yaşayan Müslüman hanımlardan mülhem Türkiye’ye ithal etti.

1984’te yaşanan uzun tartışmalar sonrasında Doğramacı ve YÖK üyelerinin çoğunluğunun onayladığı “başörtü yerine türban takılması” çözümü bulundu.

İhsan Doğramacı, o dönemde “Başörtü takılmasının önlenmesi için üniversitelere talimat verdik. Kız öğrencilerimiz modern anlamda türban takarlarsa buna izin veriyoruz” demişti.

Azîz gönüldaşlarım, şimdilerde işte bazı kesin hükümlüler, bir kısım sivri zekalılar sanki Türbanın bir “ihtilal, dolayısıyla YÖK mahsulü" olduğunu unutmuşlar, “Nerden çıktı bu türban” diyorlar… “Anadolu kadını gibi bağlasalar ya başlarını, siyasî bir simge haline getirdikleri türbanı takmasalar ya” diye fetva veriyorlar…

Dostlarım, laiklik adına laikliğe, dolayısıyla “din ve vicdan hürriyetine”, bunun yanında “eğitimde fırsat eşitliği” ilkesine karşı çıkan ve ilerici, cumhuriyetçi, ulusalcı geçinen “yobazlara” söylenecek söz çok. Ama söylemeye değmez… Çünkü anlamazlar!..

Ama biz yeni çağları, nurlu ufukları hedef alan Müslüman Türk evlatları, Türk Milliyetçileri, “kafaya türban takan bu robotlara” karşı asla “pes” demeyeceğiz… Ne din ve millet düşmanlarına, ne de din ve millet istismarcılarına karşı “pes etmek” yok!.. Mücadeleye devam!..

Zafer Hakk’a inananlarındır… Hayırlı Cumalar…

Servet Kabaklı'nın köşe yazısı

**********************

Yukarıda ki yazı bilipte bilmemezlikten gelenlere,duyupta duymamakta ısrar edenlere,görüpte görmemiş gibi yapanlara ders niteliğindedir..

Her müslümanın okuyup bir daha ve bir daha da düşünmesi gereken vede gündem itibariyle ilk sırada yer alan bir konudur.

Benim ise bu konuda ki sözlerim nasıl bir adalet,nasıl bir siyaset,nasıl bir ülke dir ki halkın %99 müslüman diye söylenirken müslümanların dini vecizelerini yerine getirmesine,ülkede ki cami sayısına takılmakta...

Hesap gününde ne diyeceğiz..-- bu düzen böyle gelmişti bizde böyle bıraktık mı---

Allah hepimizin yardımcısı olsun..(Amin)


4 Temmuz 2007 Çarşamba

Öğrenmek..

Genç bir adam şu suali sormuştu:

-Lisanın en faydalı kelimesi hangisidir?

Derhal cevap verdim:

-Öğrenmek.

Hâlâ o soruya verebilecek başka bir cevap bulamadım.

İnsan öğrenmeli. Bilgi neredeyse oraya gidip elde etmeli.

İnsan zorluklara karşı koyma kuvvetini ancak "öğrenmek" sayesinde elde edebilir.

Hiçbir kimse zorluklar karşısında gelişigüzel tavır almamalıdır. Nasıl davranılması gerektiği incelenmeli, tespit edilmelidir.

Kendimize daima sormalıyız:

- Bana bu işte yardım edecek kitap yok mu?

Öğrenmenin en ucuz ve en kolay yolu "okumak"tır. Birkaç bin liralık kitap, milyonlarca liralık hizmet edebilir.

Okumaya ve öğrenmeye ayrılan zaman, daima kendisini öder. Ancak çok acele etmeye, sabırsızlanmaya gerek yoktur.

Bilginin gereksiz olduğunu düşünen insanlarla büyük işler başarılamaz.

İnsan, başarısının her noktasında daha çok bilgiye muhtaçtır.

Hatta başarı yükseldikçe bilgiye ihtiyaç da artar.

Kimi insanlar pratikte edindikleri tecrübe ve alışkanlıkların işe yaradığını görünce yeterli olduğunu zanneder ve bilgiyi küçümser.

Böylelerinin içinden büyük adamlar çıktığı görülmemiştir. Bunlar daima başkalarının peşinden yürürler de bunun farkına bile varamazlar.

2 Temmuz 2007 Pazartesi

Sıra dışı yazar G. Bernard Shaw

George Bernard, 1856 - Dublin doğumlu bir İrlandalıdır. Ailesinin işleri pek yolunda sayılmaz, çileli bir çocukluk yaşar. Haydi para el kiridir ama huzura da hasret kalırlar. Protestan bir zahireci olan babasıyla, keman piyano dersleri veren annesi hiç anlaşamazlar. Kadın da gider kendisi gibi bir müzik öğretmenine (John Vandeleur Lee) kaçar.

Bernard kalır mı bir başına!.. El kadar tıfıl ekmek parası için bir emlakçının yanında işe başlar. Dükkanı ney süpürür, çay demler, fincan yıkar, “patron şimdi gelecek” muhabbetleriyle müşteri oyalar.

Londra’ya...
Dert adamı yazdırır derler ya, içini kalemine açar. Okuyanlar pek beğenir, “ne muhteşem cümleler” diye mırıldanırlar. Bernard havaya girer, o hevesle Londra’ya koşar (1876). Ancak kimse adsız sansız bir delikanlıya “gel, gazetemizde yaz” demez, kapıyı yüzüne yüzüne çarparlar.
Kaldı ki tahsilsizdir, hadiselere kasaba tüccarı gözüyle bakar. Eksikliğini kendi de hisseder, gider postu British Museum Kütüphanesine yayar. Nerede bir konferans duysa katılır, ciddi ciddi not tutar.

Bernard o hızla 5 roman karalasa da umduğunu bulamaz, gelgelelim hitabeti ile dikkatleri üstüne toplar. Üslubu alaycıdır, çoğunluğun savunduğu değerlere karşı çıkar. Sırf aykırılık olsun diye parlamentoyu, lordları, Avam Kamarasını (hatta Kraliçe’yi) topa tutar:”İngilizler mutluluk nedir bilmez. Onlara sorarsanız, ahlaklı olmak, rahatsız yaşamaktır. Eğer bir adam % 100 Amerikalıysa , % 99 geri zekalıdır” demekten korkmaz.

“En iyi dostum hayvanlar, ben dostlarımı yiyemem” sözüyle vejetaryenlere omuz verse de gıdasızlıktan iskelete döner, gözleri çukuruna kaçar.
Derken radikal sosyalistlerin buluştuğu Fabian Society’ye katılır, solaçık oynamaya başlar. Sıkı bir polemikçidir, hasmını zekice hamlelerle bozar. Ünlenince tekrar kaleme sarılır ama bu kez şansını oyun yazarlığında denemeye bakar.
Münekkitlik genellikle baş ağrıtır, lâkin bizimkinin önünü açar. Pall Mall Gazette’de kitap, World’de resim, Star’da müzik ve opera eleştirileri yapar. Gelgelelim şöhreti Saturday Review’deki tiyatro tenkidleri ile yakalar.

Bernard, oyunda ideoloji olmasından yanadır, “eğlenmek için eğlenenlere” çok kızar. O günlerde çok prim yapan “romantik aşık”, “vatansever insan” gibi ibarelerden nefret eder, altlarını oyar.
İlk eseri “Bekar Evleri” ile varoşlarda yaşayan fukaranın çilesini anlatır ve alışılagelmiş tiyatro kalıplarını yıkar. “Madam Warren’in Sanatı”nda ise fuhşu resmen reddedip gizlice göz yuman toplumu suçlar, mürailiklerini yüzlerine çarpar.

Onun dramları, göstere göstere ders vermez, mesajını sempatik “anti-kahramanlar”la sunar. Mesela oyundaki Sezar, kendini alaya alır, size diyecek söz bırakmaz.
1897’de Londra’nın St. Pancras semtinde belediye meclisi üyesi olan Shaw, 1898’de Charlotte Payne-Townsend adlı zengin bir kadınla evlenip sosyeteye adım atar. Sosyalist olmasına rağmen burjuva gibi yaşar.

1. Cihan Harbinin sürdüğü yıllarda İngiltere’yi de en az Almanya kadar suçlu bulan Shaw savaşın durdurulması için broşürler yayınlar. “Barışı sağlamak istiyorsanız politikacıları öldürün” der, “halklar nasıl olsa anlaşırlar.”
Alaycı bir tonla”Harpleri kazanabilir, beldeleri zaptedebilirsiniz ama milletleri fethedemezsiniz. Beyler bunu hâlâ anlayamadınız mı” diye sorar.

Vurun haine!
Ulusalcılar onu vatan haini ilan eder, hakkında dosya hazırlaması için savcıları vazifeye çağırırlar. O günlerde gazetecinin biri sıkıştırmaya kalkar: “Hem içinde yaşadığınız imparatorluk için batsın diyebiliyorsunuz, hem de hürriyetsizlikten şikayet ediyorsunuz. Bu ne tenakuz?”
- Siz benim söyleyebildiklerimi biliyorsunuz, peki ya söyleyemediklerim n’olacak?
Ona göre linç edilmemesinin tek sebebi vardır: “Yazdıklarını mizah kılıfına sarmak!”
1925 yılında yazdığı “Saint Joan” ile Nobel Edebiyat Ödülünü kazanır ama lütfedip almaz. İsveç’te beklenirken o Rusya, Amerika ve Güney Afrika’yı gezer, ‘’bu Nobel, başıma bela oldu... Halbuki 1925’te hiçbir şey yazmadım. Belki de ödülü ondan vermişlerdir’’ diye makara yapar.
Ardından kendisine “sir unvanı” sunmak isteyen Kraliçe’ye çıkışır, “Bernard Shaw olmak yetiyor, sörlüğünüz size kalsın” diye azarlar.
My Fair Lady adıyla filme çekilen Pygmalion ile senaryo dalında Oscara layık bulunsa da aldırmaz (1938).

Yaşlandıkça çizgiden çıkar, devrimcilikle birlikte evrimciliği de tutar. Kim ne derse desin sosyalistlerin Avrupa’da zemin bulmasında ciddi bir rol oynar. Kiliseye karşı tavırlıdır ancak İslâm hakkında ölçülü konuşur, Resulullah’a (Sallallahü aleyhi ve sellem) olan hayranlığını saklamaz.

> Resulullah’a hayran

* Hangi güzel düşüncenin kapağını açsam altında Hazret-i Muhammed çıkıyor.

* Sıkıntıların üst üste yığıldığı şu dönemde, bütün problemleri kahve içer gibi rahatlıkla çözen Hazret-i Muhammed’e ne kadar da muhtacız.

* Eğer önümüzdeki asırlarda herhangi bir din İngiltere ve Avrupa üzerinde kural koyma şansı bulursa, bu din kesinlikle “İslâm” olacak.

* Muhammed’in (aleyhisselam) dininden daima yüksek bir beklenti içinde oldum. Çünkü o bana çok canlı, kuşatma kabiliyeti olan, her çağa ve her yaşa hitap eden bir din kanaati verdi. Araştırdım ve öğrendim ki Muhammed fevkalade bir insan, insanlığın kurtarıcısı olarak da anılacak.

* Ben inanıyorum ki onun gibi biri modern dünyanın yönetimini ele alsa bütün problemlerimizi çözer. Şu anda daha fazla ihtiyaç duyduğumuz barış ve huzur ancak böyle sağlanabilir. Şuna sadakatle inanıyorum: Muhammed’in (aleyhisselam) dini bugün olduğu gibi, Avrupa’nın yarınını da kurtaracak.

* İnanın bana, “namaz” bir gün doktorların reçetelerinde yer alacak.