7 Temmuz 2007 Cumartesi

Düşünmek Bu Kadar Mı Zor?

Daha ne kadar bekleyecek bu Türk milleti..
Geçmişimizi bilmeden geçmişimizle övünmeye ne kadar devam edeceğiz?
Dinci-Laik Çatışması daha ne kadar sürecek..
Ülke elden gidiyor kim dur diyecek!
Hepsi düşmüş koltuk peşine,bunları sandığa kim gömecek?
Uyan diye haykırsak kim kulak verecek?
Okumayı,magazine tercih eden ne bilecek?
Bu ülkede dönen oyunlara özelleştirme diye bilecek?
Özelleştirme nedir? kim cvb verecek!

Bunlar gibi o kadar soru varki aklımda, ne oluyor Allah aşkına!
Biz değil miydik,3 kıtaya nam salan..
Biz değil miydik,hoşgörü ile 700 yıl ayakta kalan,şimdilerde
birbirimize düşdük,laik-irtica tartışmaları ile siyaset yapılmakta
halkta işini bırakıp ahkam kesmekte, futbol takımı tutar gibi parti
tutmakta.

Bırakın çekişmeyi;Devlette torpil rüşvet bitmiyor,devlet işi doğru gitmiyor
diye haykırsak duyan mı var?

Kerkükte Türkmenleri duyan mı var?
Filistinde ki vahşete dur diyecek güç mü var?
Çeçenler ölürken,müslümanlara açık saldırı varken,
bunlara dur diyen mi var?

Akp-Chp savaşını magazinel boyuta döken zihniyetin ekmeğine
yağ süren kim?

Devamını elbette getireceğiz..
Allah nasip ettikçe konuşacağız..
İslamı kullanlara, bizi uyuttukları sananlara,bu ülkenin gerçeklerini
gücünü hissettireceğiz..
Laiklik kisvesi altında konuşup aksine davrananlara..
Siyonist uşaklarına..
Hepsine söyleyecek sözümüz var!

6 Temmuz 2007 Cuma

Kafaya türban takan robotlar…

“Nerden çıktı bu türban” diyenlerin sayısı az değil. Hatta türbanın rejim yıkmak için özellikle takıldığı savunanların sayısı az değil. Peki gerçekten nereden çıktı bu türban anımsayalım...

Benim candan azîz dostlarım, bugünkü sohbetimizin ilk bölümünde laikliğin ilmî, dolayısıyla gerçek tarifini sunmak istiyorum sizlere… Ancak bu tariften önce laiklik ilkesine niçin ihtiyaç duyulduğunu, laikliğin hangi yobazlığa, geri kafalılığa, insanlık dışı sisteme karşı tedbîr olarak geliştirildiğini hatırlamalıyız.

Laiklik, Katolik Kilisesi taassubuna, yobazlığına karşı yapılan 1789 Fransız İhtilali ile ortaya atılan bir ilke, bir sistem, bir tedbirdir. Elbette sizlere hak din iken hurafelerle bozulan Hıristiyanlık üzerine vaaz vermek gibi bir niyetim yok. Ancak en katı ve en radikal diye tarif edilen Katolik mezhebinde, Allah’la (cc) kul arasında “cennet anahtarı komisyonculuğuna yeltenen” ruhban sınıfı, başka mezhebi seçen Hıristiyanlara bile hayat hakkı tanımamış, Yahudileri gettolarda (etrafı yüksek duvarlarla çevrili açık hapishanelerde) kapalı tutarken, Müslümanları insandan saymak yerine derhal öldürülmesi gereken mahlûklar olarak görmüştür.

Katolik Kilisesi’nin “sahibi” olan ruhban sınıf, o zavallı Ortaçağ yobazlığıyla, insanlara din ve inanç hürriyeti tanımaz, herkesi Katolik olmaya zorlarken; ilmi gelişmeleri, keşifleri aynı zavallı bakışla aforoz ediyordu. Devlet işlerine doğrudan müdahale ile yöneticiler üzerinde inanılmaz baskılar kurarak, Katolik olmayanlara ve kendi taassubuna boyun eğmeyenlere dünyayı dar ettiriyordu.

Latince’den Fransızcaya geçen bir terim olan “laiklik”in, gelişip hayat bulduğu Fransız İhtilali’ndeki, yani kaynağındaki tarife gelince…

“Laiklik, din ve devlet işlerinin biri birinden ayrı yönetilmesi; devletin dine, ruhban sınıfının da devlete müdahale etmemesi; her ferdin veya zümrenin din ve vicdan hürriyetine sahip olması; hiçbir kişi, kurum veya zümrenin, başkasının din ve vicdan hürriyeti üzerinde tahakküme yeltenmemesidir.”

Yüce dinimiz İslâm’da Allah ile kul arasında Hıristiyanlık’ta veya Hakk peygamberlere indirilmiş ancak zamanla saptırılmış, bozulmuş diğer dinlerdeki gibi bir “ruhban sınıfı” olmadığına göre, Laikliğin “Katolik yobazlığa” karşı tedbir olarak ortaya çıkmış bir sistem olduğu da ayan beyan ortadadır. Bütün bu gerçeklere rağmen, ithal edildiği zamanlardan itibaren “laiklik”, Türkiye’de bu sistemi ithal edenlerden bazıları da dahil, “Batı taklitçileri” tarafından “İslam’a karşı olmak” manası yüklenerek yanlış yorumlanmış; asıl gayesi “din ve vicdan hürriyeti” olmak gerekirken, bizzat kendilerini laik zanneden laiklik karşıtları tarafından, dindar insanların başı üzerinde giyotin misali sallanmaya başlanmıştır.

‘Nato kafa – nato mermer!..’

Dostlarım, son zamanlarda trajikomik bir tiyatro daha seyrediyoruz. Koca koca, kellesi – kulağı yerinde “nato kafa – nato mermer” kişiler, kuruldukları kürsülerden ve köşelerden döktürüp duruyorlar…

Neymiş efendim?.. “Bu türban da nereden çıktı?..” imiş… “Anadolu kadının geleneksel (bu uyduruk kelime bana ait değildir) başörtüsü, baş bağlama şekli varken şu türban icat ve (gûya Ürdün’den) icat edilerek siyasî simge haline getirildi” imiş…

Hani “Hâfıza-i beşer nisyân ile mâlûldür” demiş ya ecdâdımız… Yani “İnsan hafızasında unutma hastalığı vardır” ya akıllara bazen kâr, genellikle de zarar!..

Türbanın Türkiye’ye nasıl getirildiğini hatırlayıp, “şu nato kafa – nato mermer” “bay”lara ve de “bayanlara” hatırlatalım mı, ne dersiniz?...

12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra tıpkı anneleri ve nineleri gibi an’anevi biçimde örtünerek imam hatip liselerine ve üniversitelere okumaya giden hanım kızlarımız için başörtüsü yasağı çıkarılmıştı. İmam hatipliler, neyse ki Diyanet İşleri Başkanlığı’na müracaat ederek yazılı görüş bildirmesini sağlamış ve yasağı kaldırtabilmişlerdi.

Ancak başörtüleri yüzünden birçok genç kızımız, üniversite kapılarından çevrilmeye başlanmıştı. Üstelik esas gayelerinden biri “din ve vicdan hürriyeti” olması gereken laiklik adına konulmuştu bu yasak… O sıralarda 12 Eylül yönetimi tarafından kurulan YÖK’ün başına atanan ve bu görevde tam 11 yıl kalan Prof. Dr. İhsan Doğramacı, Türkçe’ye Fransızca “türban” tarifini soktu.

Zafer Hakk’a inananlarındır…

Türban uygulaması nasıl mı başladı?... İşte cevabı…

Evet, iyi hatırladınız… Türkiye’de “Türban” kavramı, 1980’li yıllarda YÖK Başkanı olan Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın uygulamasına dayanıyor. İhsan Doğramacı, üniversitelerde başörtüsü yasağına bir orta yol bulmak için daha modern bulduğu “türban”ı Fransa’da yaşayan Müslüman hanımlardan mülhem Türkiye’ye ithal etti.

1984’te yaşanan uzun tartışmalar sonrasında Doğramacı ve YÖK üyelerinin çoğunluğunun onayladığı “başörtü yerine türban takılması” çözümü bulundu.

İhsan Doğramacı, o dönemde “Başörtü takılmasının önlenmesi için üniversitelere talimat verdik. Kız öğrencilerimiz modern anlamda türban takarlarsa buna izin veriyoruz” demişti.

Azîz gönüldaşlarım, şimdilerde işte bazı kesin hükümlüler, bir kısım sivri zekalılar sanki Türbanın bir “ihtilal, dolayısıyla YÖK mahsulü" olduğunu unutmuşlar, “Nerden çıktı bu türban” diyorlar… “Anadolu kadını gibi bağlasalar ya başlarını, siyasî bir simge haline getirdikleri türbanı takmasalar ya” diye fetva veriyorlar…

Dostlarım, laiklik adına laikliğe, dolayısıyla “din ve vicdan hürriyetine”, bunun yanında “eğitimde fırsat eşitliği” ilkesine karşı çıkan ve ilerici, cumhuriyetçi, ulusalcı geçinen “yobazlara” söylenecek söz çok. Ama söylemeye değmez… Çünkü anlamazlar!..

Ama biz yeni çağları, nurlu ufukları hedef alan Müslüman Türk evlatları, Türk Milliyetçileri, “kafaya türban takan bu robotlara” karşı asla “pes” demeyeceğiz… Ne din ve millet düşmanlarına, ne de din ve millet istismarcılarına karşı “pes etmek” yok!.. Mücadeleye devam!..

Zafer Hakk’a inananlarındır… Hayırlı Cumalar…

Servet Kabaklı'nın köşe yazısı

**********************

Yukarıda ki yazı bilipte bilmemezlikten gelenlere,duyupta duymamakta ısrar edenlere,görüpte görmemiş gibi yapanlara ders niteliğindedir..

Her müslümanın okuyup bir daha ve bir daha da düşünmesi gereken vede gündem itibariyle ilk sırada yer alan bir konudur.

Benim ise bu konuda ki sözlerim nasıl bir adalet,nasıl bir siyaset,nasıl bir ülke dir ki halkın %99 müslüman diye söylenirken müslümanların dini vecizelerini yerine getirmesine,ülkede ki cami sayısına takılmakta...

Hesap gününde ne diyeceğiz..-- bu düzen böyle gelmişti bizde böyle bıraktık mı---

Allah hepimizin yardımcısı olsun..(Amin)


4 Temmuz 2007 Çarşamba

Öğrenmek..

Genç bir adam şu suali sormuştu:

-Lisanın en faydalı kelimesi hangisidir?

Derhal cevap verdim:

-Öğrenmek.

Hâlâ o soruya verebilecek başka bir cevap bulamadım.

İnsan öğrenmeli. Bilgi neredeyse oraya gidip elde etmeli.

İnsan zorluklara karşı koyma kuvvetini ancak "öğrenmek" sayesinde elde edebilir.

Hiçbir kimse zorluklar karşısında gelişigüzel tavır almamalıdır. Nasıl davranılması gerektiği incelenmeli, tespit edilmelidir.

Kendimize daima sormalıyız:

- Bana bu işte yardım edecek kitap yok mu?

Öğrenmenin en ucuz ve en kolay yolu "okumak"tır. Birkaç bin liralık kitap, milyonlarca liralık hizmet edebilir.

Okumaya ve öğrenmeye ayrılan zaman, daima kendisini öder. Ancak çok acele etmeye, sabırsızlanmaya gerek yoktur.

Bilginin gereksiz olduğunu düşünen insanlarla büyük işler başarılamaz.

İnsan, başarısının her noktasında daha çok bilgiye muhtaçtır.

Hatta başarı yükseldikçe bilgiye ihtiyaç da artar.

Kimi insanlar pratikte edindikleri tecrübe ve alışkanlıkların işe yaradığını görünce yeterli olduğunu zanneder ve bilgiyi küçümser.

Böylelerinin içinden büyük adamlar çıktığı görülmemiştir. Bunlar daima başkalarının peşinden yürürler de bunun farkına bile varamazlar.

2 Temmuz 2007 Pazartesi

Sıra dışı yazar G. Bernard Shaw

George Bernard, 1856 - Dublin doğumlu bir İrlandalıdır. Ailesinin işleri pek yolunda sayılmaz, çileli bir çocukluk yaşar. Haydi para el kiridir ama huzura da hasret kalırlar. Protestan bir zahireci olan babasıyla, keman piyano dersleri veren annesi hiç anlaşamazlar. Kadın da gider kendisi gibi bir müzik öğretmenine (John Vandeleur Lee) kaçar.

Bernard kalır mı bir başına!.. El kadar tıfıl ekmek parası için bir emlakçının yanında işe başlar. Dükkanı ney süpürür, çay demler, fincan yıkar, “patron şimdi gelecek” muhabbetleriyle müşteri oyalar.

Londra’ya...
Dert adamı yazdırır derler ya, içini kalemine açar. Okuyanlar pek beğenir, “ne muhteşem cümleler” diye mırıldanırlar. Bernard havaya girer, o hevesle Londra’ya koşar (1876). Ancak kimse adsız sansız bir delikanlıya “gel, gazetemizde yaz” demez, kapıyı yüzüne yüzüne çarparlar.
Kaldı ki tahsilsizdir, hadiselere kasaba tüccarı gözüyle bakar. Eksikliğini kendi de hisseder, gider postu British Museum Kütüphanesine yayar. Nerede bir konferans duysa katılır, ciddi ciddi not tutar.

Bernard o hızla 5 roman karalasa da umduğunu bulamaz, gelgelelim hitabeti ile dikkatleri üstüne toplar. Üslubu alaycıdır, çoğunluğun savunduğu değerlere karşı çıkar. Sırf aykırılık olsun diye parlamentoyu, lordları, Avam Kamarasını (hatta Kraliçe’yi) topa tutar:”İngilizler mutluluk nedir bilmez. Onlara sorarsanız, ahlaklı olmak, rahatsız yaşamaktır. Eğer bir adam % 100 Amerikalıysa , % 99 geri zekalıdır” demekten korkmaz.

“En iyi dostum hayvanlar, ben dostlarımı yiyemem” sözüyle vejetaryenlere omuz verse de gıdasızlıktan iskelete döner, gözleri çukuruna kaçar.
Derken radikal sosyalistlerin buluştuğu Fabian Society’ye katılır, solaçık oynamaya başlar. Sıkı bir polemikçidir, hasmını zekice hamlelerle bozar. Ünlenince tekrar kaleme sarılır ama bu kez şansını oyun yazarlığında denemeye bakar.
Münekkitlik genellikle baş ağrıtır, lâkin bizimkinin önünü açar. Pall Mall Gazette’de kitap, World’de resim, Star’da müzik ve opera eleştirileri yapar. Gelgelelim şöhreti Saturday Review’deki tiyatro tenkidleri ile yakalar.

Bernard, oyunda ideoloji olmasından yanadır, “eğlenmek için eğlenenlere” çok kızar. O günlerde çok prim yapan “romantik aşık”, “vatansever insan” gibi ibarelerden nefret eder, altlarını oyar.
İlk eseri “Bekar Evleri” ile varoşlarda yaşayan fukaranın çilesini anlatır ve alışılagelmiş tiyatro kalıplarını yıkar. “Madam Warren’in Sanatı”nda ise fuhşu resmen reddedip gizlice göz yuman toplumu suçlar, mürailiklerini yüzlerine çarpar.

Onun dramları, göstere göstere ders vermez, mesajını sempatik “anti-kahramanlar”la sunar. Mesela oyundaki Sezar, kendini alaya alır, size diyecek söz bırakmaz.
1897’de Londra’nın St. Pancras semtinde belediye meclisi üyesi olan Shaw, 1898’de Charlotte Payne-Townsend adlı zengin bir kadınla evlenip sosyeteye adım atar. Sosyalist olmasına rağmen burjuva gibi yaşar.

1. Cihan Harbinin sürdüğü yıllarda İngiltere’yi de en az Almanya kadar suçlu bulan Shaw savaşın durdurulması için broşürler yayınlar. “Barışı sağlamak istiyorsanız politikacıları öldürün” der, “halklar nasıl olsa anlaşırlar.”
Alaycı bir tonla”Harpleri kazanabilir, beldeleri zaptedebilirsiniz ama milletleri fethedemezsiniz. Beyler bunu hâlâ anlayamadınız mı” diye sorar.

Vurun haine!
Ulusalcılar onu vatan haini ilan eder, hakkında dosya hazırlaması için savcıları vazifeye çağırırlar. O günlerde gazetecinin biri sıkıştırmaya kalkar: “Hem içinde yaşadığınız imparatorluk için batsın diyebiliyorsunuz, hem de hürriyetsizlikten şikayet ediyorsunuz. Bu ne tenakuz?”
- Siz benim söyleyebildiklerimi biliyorsunuz, peki ya söyleyemediklerim n’olacak?
Ona göre linç edilmemesinin tek sebebi vardır: “Yazdıklarını mizah kılıfına sarmak!”
1925 yılında yazdığı “Saint Joan” ile Nobel Edebiyat Ödülünü kazanır ama lütfedip almaz. İsveç’te beklenirken o Rusya, Amerika ve Güney Afrika’yı gezer, ‘’bu Nobel, başıma bela oldu... Halbuki 1925’te hiçbir şey yazmadım. Belki de ödülü ondan vermişlerdir’’ diye makara yapar.
Ardından kendisine “sir unvanı” sunmak isteyen Kraliçe’ye çıkışır, “Bernard Shaw olmak yetiyor, sörlüğünüz size kalsın” diye azarlar.
My Fair Lady adıyla filme çekilen Pygmalion ile senaryo dalında Oscara layık bulunsa da aldırmaz (1938).

Yaşlandıkça çizgiden çıkar, devrimcilikle birlikte evrimciliği de tutar. Kim ne derse desin sosyalistlerin Avrupa’da zemin bulmasında ciddi bir rol oynar. Kiliseye karşı tavırlıdır ancak İslâm hakkında ölçülü konuşur, Resulullah’a (Sallallahü aleyhi ve sellem) olan hayranlığını saklamaz.

> Resulullah’a hayran

* Hangi güzel düşüncenin kapağını açsam altında Hazret-i Muhammed çıkıyor.

* Sıkıntıların üst üste yığıldığı şu dönemde, bütün problemleri kahve içer gibi rahatlıkla çözen Hazret-i Muhammed’e ne kadar da muhtacız.

* Eğer önümüzdeki asırlarda herhangi bir din İngiltere ve Avrupa üzerinde kural koyma şansı bulursa, bu din kesinlikle “İslâm” olacak.

* Muhammed’in (aleyhisselam) dininden daima yüksek bir beklenti içinde oldum. Çünkü o bana çok canlı, kuşatma kabiliyeti olan, her çağa ve her yaşa hitap eden bir din kanaati verdi. Araştırdım ve öğrendim ki Muhammed fevkalade bir insan, insanlığın kurtarıcısı olarak da anılacak.

* Ben inanıyorum ki onun gibi biri modern dünyanın yönetimini ele alsa bütün problemlerimizi çözer. Şu anda daha fazla ihtiyaç duyduğumuz barış ve huzur ancak böyle sağlanabilir. Şuna sadakatle inanıyorum: Muhammed’in (aleyhisselam) dini bugün olduğu gibi, Avrupa’nın yarınını da kurtaracak.

* İnanın bana, “namaz” bir gün doktorların reçetelerinde yer alacak.